top of page

Eşit Olmayanlar Arasında - Bölüm 2

9 Eki
6 dakikada okunur

Güç Anlamak Değildir


Kendinden daha az anlayanla kurulan ilişki üzerine


"Herkes kendi alışkanlığı olmayana barbarlık der." Michel de Montaigne, Denemeler, "Yamyamlar Üzerine" (1580)



On altıncı yüzyılın başında İspanya tacı, Amerika'daki fetihlerin meşruiyeti konusunda kendi içinde bir tartışmayla karşı karşıyaydı. 1511'de Dominiken rahibi Antonio de Montesinos, Hispaniola'da verdiği bir vaazda yerlilere yapılan muameleyi açıkça suçlamış, sömürgecilere bu insanları hangi hakla köleleştirdiklerini sormuştu. Vaaz İspanya'da yankı buldu. Taç, ilahiyatçıları ve hukukçuları bir araya getirdi ve fethin hukuki dayanağını tartışmaya açtı.


Tartışmanın ürünlerinden biri 1513'te hazırlanan kısa bir metin oldu. Hukukçu Juan López de Palacios Rubios'un kaleme aldığı bu metne "Requerimiento", yani "Talepname" adı verildi. Fatihler yeni bir toprağa vardıklarında, savaşa başlamadan önce bu metni yerlilere okumakla yükümlüydü. Metin önce dünyanın yaratılışını anlatıyordu. Ardından Tanrı'nın bütün insanların yönetimini Aziz Petrus'a ve onun ardılı olan papalara verdiğini, bir papanın da bu toprakları İspanya krallarına bağışladığını bildiriyordu. Yerli halklardan bu düzeni kabul etmeleri, Kilise'ye ve krala boyun eğmeleri isteniyordu. Kabul ederlerse özgür kalacakları söyleniyordu. Kabul etmezlerse savaş açılacak, köleleştirilecek, mallarına el konacaktı. Metin son olarak doğacak bütün ölümlerin ve kayıpların sorumluluğunun fatihlere değil, yerlilere ait olacağını ilan ediyordu.


Metnin yerlilere yüksek sesle okunması gerekiyordu. Uygulamada nasıl okunduğunu dönemin tanıkları anlatır. Metin çoğu zaman İspanyolca okundu. Bazen yanında tercüman yoktu. Bazen gemiden, kıyıdan epey uzakta okundu. Bazen de geceleyin, sakinleri çoktan kaçmış köylerin önünde, boş evlere okundu. Dinleyenlerin söylenenleri anlaması mümkün değildi. Okuma bittiğinde sessizlik ya da direniş, metnin reddedildiği şeklinde yorumlandı. Savaş artık hukuken meşruydu. Bartolomé de las Casas bu uygulamayı anlatırken gülsün mü ağlasın mı bilemediğini yazmıştı.


Talepname bir zulüm belgesi olarak okunabilir ve öyledir. Bu yazı açısından ise daha az dikkat çeken bir yanı önemli. Metin, iletişimin gerçekleştiğini varsayıyor. Okuyan taraf, metni okumuş olmayı anlatmış olmakla bir tutuyor. Karşı tarafın ne anladığını kimse sormuyor, çünkü sormaya gerek görülmüyor. Talepnameyi okuyan asker için yerlilerin anlayıp anlamaması hiçbir şeyi değiştirmezdi. Hukuki yükümlülük okumakla yerine getirilmiş oluyordu. Neyin söylenmiş, neyin anlaşılmış sayılacağına güçlü taraf karar veriyordu. Anlamanın kendisi, gücün tek taraflı olarak ilan edebileceği bir şeye dönüşmüştü.


Dizinin ilk yazısında, kendinden daha az anlayanla kurulan ilişkide iki ayrı farkın bulunduğunu söylemiştik: anlayış farkı ve güç farkı. Bu yazının konusu, iki farkın birbirine karıştığı yer. Güçlü taraf, güç farkını anlayış farkı sandığında ne olur?


Güçlünün dikkati


Güç ile anlayış arasındaki karışıklığın ilk kaynağı dikkattir. Psikolog Susan Fiske 1993'te yayımladığı bir çalışmada basit ama sonuçları ağır bir gözlemde bulunur. İnsanlar, kendi hayatları üzerinde söz sahibi olan kişilere dikkat ederler. Bir çalışan, patronunun ruh hâlini okumayı bu yüzden öğrenir. Patronun aynı dikkati çalışana göstermesi ise gerekmez, çünkü onun hayatı çalışanın ruh hâline bağlı değildir. Fiske'e göre güçlü kişiler karşılarındakileri tanımaya daha az emek harcar ve onları kalıp yargılarla görmeye daha yatkındır.


Fiske'in gözleminin önemli bir sonucu var. Güç farkı, anlayışın beklenenin tersi yönünde akmasına yol açabilir. Zayıf taraf güçlü tarafı yakından izlemek zorundadır ve zamanla onu iyi tanır. Güçlü taraf ise zayıf tarafı tanımak zorunda değildir ve çoğu zaman tanımaz. Hizmetçi efendisini, efendinin onu tanıdığından daha iyi tanır. Çocuk ebeveyninin sesindeki değişikliği, ebeveynin çocuğun sessizliğindeki değişikliği fark etmesinden çok daha önce fark eder.


Adam Galinsky ve arkadaşlarının 2006'da yaptığı bir deney aynı eğilimi başka bir yerden gösterir. Katılımcıların bir kısmına önce kendilerini güçlü hissettirecek bir görev verilir. Ardından herkesten alnına parmağıyla bir "E" harfi çizmesi istenir. Harfin karşıda duran biri tarafından doğru okunabilmesi için, çizenin onu kendi bakış açısından ters çizmesi gerekir. Güçlü hissettirilen katılımcılar harfi daha sık olarak kendi bakış açılarından doğru görünecek biçimde çizer. Harf, karşılarında duran kişi için ters çıkar. Bu tür deneylerin sonuçları sonraki çalışmalarda her zaman aynı güçte çıkmadı. Yine de gösterdikleri yön Fiske'in gözlemiyle örtüşüyor: Güç, insanı karşısındakinin nereden baktığını düşünmekten muaf tutar.


Sahnelenen dünya


Güç ile anlayış arasındaki karışıklığın ikinci kaynağı, güçlü tarafın gördüğü şeyin kendisidir. Siyaset bilimci James C. Scott, Domination and the Arts of Resistance (Tahakküm ve Direniş Sanatları) adlı kitabında bunu "açık metin" ve "gizli metin" kavramlarıyla anlatır. Zayıf taraf, güçlü tarafın önünde ondan beklenen davranışı sergiler. Saygı gösterir, onaylar, şikâyetini yutar. Gerçekte ne düşündüğünü ise güçlünün göremeyeceği yerlerde, kendi aralarında dile getirir. Toplantıda patronunun fikrine başıyla onay veren çalışan, toplantıdan çıktıktan sonra koridorda arkadaşına bambaşka bir şey söyler. Patron ise toplantıdan herkesin ikna olduğu izlenimiyle ayrılır.


Scott'un tespitinin bu yazı açısından anlamı şudur: Güçlü taraf karşısındakini gözlemlediğini düşünürken çoğu zaman yalnızca kendisi için sahnelenen bir gösteriyi izler. Gösteri ne kadar kusursuzsa güçlünün yanılgısı o kadar derinleşir. Kendisini memnun eden davranışları gerçek sanır ve karşısındakini anladığına inanır. Bildiğini sandığı şey, aslında karşısındakinin ona göstermeyi seçtiği şeydir.


İki kaynak bir araya geldiğinde ortaya tuhaf bir tablo çıkar. Güçlü taraf karşısındakini tanımak için daha az çaba harcar. Üstelik gördüğü şeyin önemli bir kısmı kendisi için hazırlanmıştır. Buna rağmen kendini daha çok bilen taraf olarak görür. Güç bilgisizlik üretir ve bu bilgisizliği bilgi gibi hissettirir.


İleri ve geri


Toplumlar arası karşılaşmalar, güç ile anlayışın en büyük ölçekte birbirine karıştığı yerdir. Güçlü toplumlar, karşılaştıkları toplumları uzun süre "ilkel", "geri kalmış" ya da "vahşi" diye adlandırdı. Bu adlandırmalar bir gözleme dayanıyormuş gibi görünse de aslında bir güç farkını anlayış farkına çeviriyordu. Silahı, gemisi ve yazısı olan taraf kendini her bakımdan daha çok anlayan taraf olarak gördü.


Antropolog Claude Lévi-Strauss, 1962'de yayımlanan Yaban Düşünce'de bu yargının ne kadar yanlış olduğunu gösterir. "İlkel" denilen toplumların bitkileri, hayvanları ve toprağı sınıflandırma biçimleri, Avrupa biliminin sınıflandırmaları kadar titiz ve ayrıntılıdır. Lévi-Strauss bu düşünce biçimine "somutun bilimi" adını verir. Daha önce, 1952'de yazdığı Irk ve Tarih'te sert bir cümle kurmuştu: Barbar, her şeyden önce barbarlığa inanan kişidir.


Tarihin kayıtları Lévi-Strauss'u doğrular. Avustralya'ya yerleşen Avrupalılar, Aborjinlerin binlerce yıldır sürdürdüğü kontrollü yakma uygulamalarını anlamsız ya da zararlı buldu ve büyük ölçüde yasakladı. Bugün bu uygulamaların, büyük yangınları önlemeye yarayan incelikli bir arazi bilgisine dayandığı kabul ediliyor ve yeniden öğrenilmeye çalışılıyor. İlk yazıda Hume'un bir tespitini aktarmıştık: Avrupalıların üstünlüğü onları adaletin sınırlarını aşmaya itmişti. Aynı üstünlük, öğrenmenin de önünü kapatmıştı.


"İleri" ve "geri" kelimeleri bu yüzden masum değildir. Bir toplumun başka bir toplumdan bazı alanlarda daha güçlü olabileceğini söylerler, ama bunu o toplumun her alanda daha çok anladığı iddiasına dönüştürürler. İlk yazıda söylediğimiz şey burada en büyük ölçeğiyle görünür: Kimse bir başkasından her konuda daha az anlamaz.


Gündelik karşılıklar


Güç ile anlayışın karışması yalnızca tarihin büyük karşılaşmalarına ait değildir. Gündelik hayatın sıradan ilişkilerinde de aynı biçimde işler.


Felsefeci Miranda Fricker, Epistemic Injustice (Epistemik Adaletsizlik) adlı kitabında bunun bir türüne "tanıklık adaletsizliği" adını verir. Bir kişinin söylediğine, kim olduğu yüzünden hak ettiğinden daha az güvenilmesidir. Doktoruna ağrısını anlatıp "abartıyorsunuz" cevabını alan hasta bunu yaşar. Kendi bedeni hakkında en çok bilgiye sahip olan kişi odur, yine de sözü en az ağırlık taşıyan kişi de odur. Gece karanlıktan korktuğunu söyleyen çocuğa "korkulacak bir şey yok" denmesi de benzer bir harekettir. Yetişkin, odada bir tehlike olmadığını bilir. Çocuğun korkusunun neye benzediğini ise bilmez ve bilmediğini fark etmez.


İnsanla köpek arasındaki ilişkide aynı karışıklık özellikle görünür bir hâl alır. Köpek sahiplerinin çoğu, eve döndüklerinde köpeklerinin "suçlu bakışından" bir şey yaptığını anladıklarına inanır. Alexandra Horowitz 2009'da yaptığı bir deneyde bu bakışın neye bağlı olduğunu sınadı. Sonuç açıktı: Köpeklerin suçlu görünmesi, bir kuralı çiğneyip çiğnemediklerinden çok, sahiplerinin onları azarlayıp azarlamadığıyla ilgiliydi. Sahiplerin suçluluk diye okuduğu şey büyük ölçüde azara verilen bir tepkiydi. Sahip, köpeğin bakışını kendi duygularının diliyle okumuş ve bunu anlamak sanmıştı.


Üç örneğin ortak bir yanı var. Her birinde güçlü taraf yanlış anlıyor ve yanlış anladığını fark etmiyor. Yanlışı ona gösterebilecek tek kişi zayıf taraf, onun sözü ise dinlenmiyor.


Gücün gerektirmediği şey


Güç ile anlayış arasındaki karışıklığın bir çaresi var mı? Gücü bırakmak çoğu zaman mümkün değildir, çoğu zaman doğru da değildir. Hasta bir çocuğa ilacını içirmek gerekir. Hekim tedaviye karar vermek zorundadır. Bir köpeğin yola fırlamasına izin verilmez. Mesele gücü ortadan kaldırmak değil, gücün anlayışı ele geçirmesini engellemektir.


Gücün anlayışı ele geçirmesini engellemenin ilk adımı basit bir soru sormaktır: Bu konuda gerçekten kim daha çok biliyor? Hekim hastalığı bilir, ağrıyı hasta bilir. Ebeveyn dünyayı bilir, korkuyu çocuk bilir. İnsan köpeğin yaşadığı dünyanın kurallarını bilir, köpeğin o kurallar içinde neler yaşadığını ise ancak dikkatle bakarak öğrenebilir. Güçlü taraf bu soruyu sormadığında cevap kendiliğinden onun lehine verilmiş olur.


İkinci adım, gücün gereksiz kıldığı şeyi bilinçli olarak yapmaktır. Fiske'in gözlemi tersinden okunduğunda bir sorumluluk tarifine dönüşür. Güç insanı karşısındakini tanıma zorunluluğundan kurtarıyorsa, güçlü taraf o zorunluluğu kendine kendisi yüklemek durumundadır. Zayıf taraf güçlüyü, hayatı ona bağlı olduğu için öğrenir. Güçlü taraf ise zayıfı ancak öğrenmeyi seçerse öğrenir.


Talepnameye dönelim. O metnin tersi daha iyi yazılmış bir metin değildi. Tersi, metni okumadan önce karşıdakinin dilini öğrenmekti. Fatihlerin aklına böyle bir şey gelmedi, çünkü güçleri buna ihtiyaç bırakmıyordu. Anlamaları gerekmiyordu, okumaları yetiyordu.


Güçlü tarafı bekleyen ikinci tehlike daha sinsidir, çünkü iyi niyetten doğar. Güçlü taraf karşısındakini anlamaya çalışsa bile, onun iyiliği adına onun yerine karar vermeye başlayabilir. Dizinin üçüncü yazısı bu tehlikeye bakacak.



Kaynaklar

Bartolomé de las Casas, Historia de las Indias (16. yüzyıl).

Susan T. Fiske, "Controlling Other People: The Impact of Power on Stereotyping", American Psychologist (1993).

Adam D. Galinsky, Joe C. Magee, M. Ena Inesi, Deborah H. Gruenfeld, "Power and Perspectives Not Taken", Psychological Science (2006).

James C. Scott, Domination and the Arts of Resistance: Hidden Transcripts (1990).

Claude Lévi-Strauss, Race et histoire (1952) ve La Pensée sauvage (1962).

Miranda Fricker, Epistemic Injustice: Power and the Ethics of Knowing (2007).

Alexandra Horowitz, "Disambiguating the 'Guilty Look': Salient Prompts to a Familiar Dog Behaviour", Behavioural Processes (2009).

 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör
Eşit Olmayanlar Arasında - Bölüm 1

Kabul Masası Kendinden daha az anlayan biriyle kurulan ilişki üzerine "Dikkat, cömertliğin en nadir ve en saf biçimidir." Simone Weil, Joë Bousquet'ye mektup (1942) Bir hastanenin kabul masasında orta

 
 
 
Anlamanın Sorumluluğu

Açıklamaya sığınmak ve anlamanın sorumluluğu üzerine bir deneme İnsan bazen yaptığı şeyin yanlış olduğunu tam yaparken bilir. Sözün nereye varacağını duyar, birazdan pişman olacağı cümleyi daha ağzınd

 
 
 

Yorumlar


Bağlantıda kalmak isterseniz
E-posta adresinizi bırakmanız yeterli. Yeni yazılarımı ve ara sıra köpeklerle ilgili birkaç notu gönderiyorum; sık değil.

Teşekkürler, aldım.

© 2023 by Mehmet Cihat Keleş. Powered and secured by Randle Patrick McMurphy

bottom of page