Anlamanın Sorumluluğu
Açıklamaya sığınmak ve anlamanın sorumluluğu üzerine bir deneme
İnsan bazen yaptığı şeyin yanlış olduğunu tam yaparken bilir. Sözün nereye varacağını duyar, birazdan pişman olacağı cümleyi daha ağzından çıkmadan tanır. Bazen de kendini ancak her şey bittikten sonra görebilir. Ortalık durulunca ne olduğunu anlatır, neden öyle davrandığını açıklar, geçmişiyle bugünü arasında bağlar kurar. Açıklaması doğru da olabilir. Ama bir süre sonra aynı yerde, aynı şeyi yeniden yapar.
Davranış tekrarlanır; fakat insan artık ne yaptığını bilmektedir. İlk seferde fark etmemiş olabilir. Sonrakilerde kendi bilgisi de oradadır. Bundan sonra karşısına çıkan soru, ne yaptığı kadar, yaptığı hakkında bildikleriyle ne yapacağıdır.
Kendimize dair bilgiyi çoğu zaman başlı başına bir kazanım sayarız. Hatasını gören, nedenlerini anlayan, kendini eleştirebilen insanın önemli bir yol aldığını düşünürüz. Oysa bu yolun nereye çıktığı henüz belli değildir. İnsan kendini gördüğü yerden çalışmaya başlayabileceği gibi, oraya yerleşip hayatının geri kalanını kendini açıklayarak da geçirebilir.
İkinci durumda bilgi yeni bir görev üstlenir. Artık değişmenin aracı değildir, değişme talebini geri çevirmenin aracıdır. "Neden böyle davrandığımı anlattım" cümlesi, sessizce "Bundan fazlasını benden isteme" anlamına gelmeye başlar. Ben buna açıklamaya sığınmak diyorum: İnsanın kendi davranışı hakkında bildiklerini, o davranışın sorumluluğundan korunmak için bir siper hâline getirmesi. Açıklamanın yanlış olması gerekmez. Sığınak çoğu zaman baştan sona doğru cümlelerden örülür. Sağlam olması da bundandır.
Bu yüzden "Ben kendime zaten bakıyorum" demek meseleyi kapatmaz. Asıl soru, bu bakışın hayatımızda ne iş gördüğüdür. Kendi işleyişimizi öğrendiğimiz yerden kendimize bir talepte bulunuyor muyuz? Yoksa ne kadar karmaşık olduğumuzu anlatıp başkalarından bu karmaşıklığın sonuçlarına katlanmalarını mı bekliyoruz?
Kendini anlamakla kendi oluşumunu üstlenmek arasında bir mesafe vardır. İnsan o mesafeye yerleşebilir, orada yıllarca oturabilir. Kirasını da çoğu zaman yalnız kendisi ödemez.
Kendine Bakan Göz
İnsan öfkelenirken öfkesini de düşünebilir. Onu haklı bulabilir, ondan utanabilir, ona yaslanabilir ya da hayatındaki yerini değiştirmeye niyetlenebilir. İnsanın kendi içinde olup bitene çevrilen bu bakışa ikinci göz diyelim. İkinci göz, insanın içindeki her şeye hükmettiğini göstermez. Yalnızca kendi eğilimleriyle ilişki kurabileceği bir alan açar. O alanda kendini incelemek de mümkündür, kendini incelemeyi bir savunma hattına çevirmek de.
Kierkegaard Ölümcül Hastalık Umutsuzluk'ta kendiliği, kendisiyle ilişki kuran bir ilişki olarak tarif eder. Bu ilişkinin içinde insana verilmiş sınırlar ile önünde duran imkânlar yan yanadır. Yalnızca zorunluluğa kapanan insan, başka türlü olabilmenin bütün yollarını kendi eliyle siler. Yalnızca imkânda yaşayan ise olabileceği kişileri çoğaltır, ama hiçbirini gerçekleştirmeye yanaşmaz. Bu iki uçtan birine yerleşmekle kendilik kurulmuş olmaz. Kierkegaard'ın Tanrı'yla ilişki içinde düşündüğü bu görev, insanın kendisi hakkında bilgi biriktirmesinden fazlasını ister.[1]
Kendini tanımanın neden kendiliğinden bir kurtuluş olmadığı buradan görülür. İnsan kendini değişmez bir açıklamanın içine kapatabileceği gibi, bir gün değişecek kişi olarak hayal edip bugünü boş da bırakabilir. İki durumda da kendisine bakmaktadır. Ama baktığı şeyle nasıl yaşayacağını üstlenmemektedir. İkinci gözün açık olması, kişinin kendi hayatının sorumluluğunu aldığı anlamına gelmez.
"Bende böyle bir eğilim var" cümlesi iki ayrı kapıya açılır. Eleştiri karşısında neden kapandığını fark eden biri, üzerinde çalışabileceği bir yer bulmuştur. Aynı bilgiyi, eleştirinin bir daha kendisine yöneltilmemesi için de kullanabilir. Bilginin içeriği aynıdır. Değişen, bilgiyle yapılan iştir. Açıklamaya sığınmayı anlamak istiyorsak bu farkın peşini bırakmamalıyız.
Aynı Kapanışın İki Dili
"Ben böyleyim" bazen bir çalışmanın ilk cümlesidir: İnsan, kendisinde hoşuna gitmeyen bir şeyi kabul eder. Ama aynı söz, kendisinden başka türlü davranmasının beklenmemesi için de söylenebilir. O zaman kişinin kendisi hakkında verdiği bilgi, geleceği için ileri sürdüğü bir dokunulmazlık talebine dönüşür.
"Artık neden böyle olduğumu biliyorum" cümlesi aynı kapanışın daha işlenmiş hâlidir. Kişi bu kez kendini kaba bir hükümle geçiştirmez. Geçmişini, korkularını, savunmalarını anlatır. Dinleyenin itiraz etmesi zorlaşır. Çünkü açıklamayı kabul ettikten sonra hâlâ değişim istemek, anlatılan acıyı hafife almak gibi gösterilebilir. İlk cümlede mizacın hükmü olan şey, ikincisinde anlaşılmanın bedeline dönüşür: Beni anladıysan, artık bunu benden istememelisin.
Sartre'ın Varlık ve Hiçlik'te tartıştığı kötü niyet (mauvaise foi), yani insanın kendini aldatması, bu kapanışın nasıl kurulduğunu aydınlatır. İnsanın bir geçmişi, bir bedeni, seçmediği koşulları vardır. Sartre bu verilmişliğe olgusallık der. Ama insan aynı zamanda önündeki imkânlara yönelir, tasarılar kurar. Verilmiş olanla hiçbir zaman tam örtüşmez. Kendini aldatma, bu gerilimin bir yanını işine geldiği gibi ortadan kaldırmaktır. İnsan kendini geçmişinden ibaret sayabilir. Ya da gelecekte olacağı kişiye sığınıp bugün yaptıklarını kimliğinin dışında tutabilir.[2]
"Böyle davranmamın nedenleri var" diyen birinin geçmişini inkâr etmeye gerek yok. Soru, o nedenlerden geleceğin de aynı biçimde sürmesi gerektiği sonucunu nasıl çıkardığıdır. Öte yandan "Ben aslında öyle biri değilim" demek de olup bitenin hesabını silmez. Kişi bir yandan koşullarının zorunlu sonucu olduğunu, öbür yandan iyi niyetlerinin kendisini bu sonuçlardan ayrı tuttuğunu söyleyebilir. Hangi açıklama o anki talebi uzaklaştırıyorsa ona başvurur. Bir gün geçmişin tutsağıdır, ertesi gün geleceğin adayı. Bugünün sahibi olmaya ise hiçbir gün sıra gelmez.
Kaba kapanışla incelmiş kapanışı bu yüzden iki ayrı sorun gibi düşünemeyiz. "Ben böyleyim" ile "Beni anladıysan neden hâlâ bunu istiyorsun?" aynı yerde buluşur: Kişi kendini sabit kabul eder, çevresindekiler durmadan yeniden ayarlanır. Açıklama, bir ilişkinin neden böyle olduğunu anlatırken, bundan sonra da böyle kalmasının şartlarını hazırlamaktadır.
Hangi İsteğin Bizi Yönetmesini İstiyoruz?
Kendini açıklamakla kendi isteği karşısında taraf tutmak arasındaki farkı en keskin biçimde Harry Frankfurt ortaya koyar. Bir şeyi istemek birinci düzey bir arzudur. Kendi arzumuz hakkında bir arzu taşıdığımızda ikinci düzeye çıkarız. Ama kişi olmak bakımından belirleyici olan, hangi arzumuzun davranışımızı yönetmesini istediğimizdir. Frankfurt buna ikinci düzey iradi istek der. Kişi yalnızca arzuları olan bir varlık değildir. Hangi arzusuyla hareket edeceğini de dert edinir.[3]
Birlikte üstlendiğimiz bir işte payımıza düşeni yapmadığımız için eleştirildiğimizi düşünelim. Bunu dile getiren kişinin sözünü kesmek isteyebiliriz. Aynı anda onu anlamak da isteyebiliriz. Bu iki isteğin çatışması, henüz hangi tarafta durduğumuzu göstermez. Dinleme isteğimizin davranışımıza yön vermesini istediğimizde, kendi irademiz hakkında bir tutum almış oluruz. Susturma isteği yine de güçlü kalabilir, ona yenilebiliriz. Ama yenildiğimiz şeyi kendi adımıza benimsemeyiz. Başka bir isteğin bizi yönetmesini isteriz.
Frankfurt, ikinci düzey iradi isteği bulunmayan varlığa wanton adını verir. Türkçede buna "yalnızca isteyen" diyebiliriz. Yalnızca isteyenin istekleri vardır. Düşünür, hesap yapar, tatmini erteleyebilir. Ama hangi isteğinin iradesi olmasını istediğiyle ilgilenmez. İsteklerine ulaşmanın yollarını önemser, istekleri karşısında taraf tutmaz. Onu kişiden ayıran, dürtülerinin gücü değil, iradesinin nasıl olacağına dair bu kayıtsızlığıdır. İnsan da bu kayıtsızlığın içinde yaşayabilir.
Oysa insan kendi dürtüsünü ayrıntılarıyla tanıyabilir. Eleştiriyi neden tehdit gibi duyduğunu, bir konuşmayı kestiğinde nasıl rahatladığını anlatabilir. Ama "Konuşmayı bitirmek istiyorum, çünkü kendimi tehdit altında hissediyorum" cümlesi yalnızca olanı bildirir. "Bu isteğin beni yönetmesini istemiyorum. Dinleme isteğimin davranışımı belirlemesini istiyorum" cümlesi ise kişinin hangi tarafta durduğunu söyler. Birinci cümleyi sonsuza kadar derinleştirmek, ikincisini kendiliğinden doğurmaz.
Kavrayışın kendine özgü bir tatmini vardır. Dağınık görünen yaşantılar arasında bağ kurulur, insan içinde olanı adlandırır. "Artık neden böyle yaptığımı biliyorum" cümlesi geride bir ilerleme duygusu bırakır. Bu duygunun içinde durmak kolaydır. Kişi kendisi hakkında giderek daha çok şey söyler, hayatında karşılaşması gereken şeyler ise oldukları yerde bekler.
Frankfurt'un ayrımıyla bakınca, kendine durmadan bakan insanda aynı kayıtsızlığın incelmiş bir biçimini görebiliriz. Dürtüsünü açıklar. Ama o dürtünün kendisini yönetmesini isteyip istemediğini açıkta bırakır. Betimleme, taraf tutmanın yerine geçmiştir. İkinci düzey düşüncenin bolluğu, ikinci düzey iradi isteğin yokluğunu örter. Böyle bir insanın düşünme gücünü yitirmiş olması gerekmez. Onu yalnızca istediğini elde etmenin hizmetine koşmuştur. Kendisi hakkında bir tutum almanın zahmetinden çekilip arzularının iyi işleyen memuruna dönüşür. Zekâsı, bu yokluğu örtmeye bile yarar.
İrade zayıflığı çeken insanın bir tarafı vardır. Yalnızca ona uygun davranamaz. Yenilmiştir ama itirazı sürer. Açıklamasına yerleşen insan ise kendini anlatmayı bitirdiğinde işini bitirmiş sayar. Biri, benimsediği tutumu hayata geçiremediği yerde boğuşmaktadır. Öteki, o tutumu alması gereken yeri kendi hakkında bildikleriyle doldurmuştur. Kendini anlatan ses çoğaldıkça, kendi adına tutum alan kişi geri çekilir.
Betimlemeden Eyleme
Kişi kendini, hakkında onaylayıcı cümleler kurarak tamamlayamaz. "Ben dinlemek isteyen biriyim" dediğinde, dinlemeye kapandığı anların dışına çıkmış olmaz. Kendisi hakkında benimsediği düşünceyle bu düşüncenin yaşayıştaki karşılığı arasında görülmesi gereken bir iş vardır.
Christine Korsgaard, Self-Constitution'da (Kendini Kurma) eylemi, insanın kendini oluşturduğu yer olarak düşünür. İnsan ne yapacağına karar verirken hangi gerekçelerin kendisini bağlayacağını da belirler. Verdiği sözü, o an sözünden dönmek istese bile, bir gerekçe olarak tanıyabilir. Böylece her yeni isteğin başka bir yöne çektiği hayatına bir bütünlük kazandırır. Eylem, önceden tamamlanmış bir kişiliği dışa vurmakla kalmaz. O eylemi yapanın kim olacağına da katılır.[4]
Bu yüzden kendi isteğini benimsemek de hesabı kapatmaz. "Rahatımın bozulmamasını seni dinlemekten daha çok önemsiyorum ve böyle davranmayı benimsiyorum" diyen insanın bir tarafı vardır. Frankfurt'un anlamında yalnızca isteyen biri değildir. Kendi rahatını açıkça benimsemesi, o rahat uğruna başkasına bıraktığı yükü haklı çıkarmaz. Nasıl biri olmayı benimsediği, nasıl biri olduğu ve başkasına ne yaptığı burada aynı eylemde buluşur.
Kestiği bir konuşmaya geri dönen insan bu birliği başka türlü kurar. Yol açtığı zararın onarımındaki payını üstlenir. Daha kısa bir konuşma önerebilir. Yüz yüze konuşmakta zorlanıyorsa önce yazıyla cevap verebilir. Kendi sınırını hesaba katarken meselenin ortada kalmamasını da üstlenir. Güvenilirlik ve muhataplık, kendine yakıştırdığı sıfatlar olmaktan çıkar. Katıldığı hayatın içinde kurulur.
Bu emeğin bir kısmı sessizdir. İnsan konuşmaya dönmeden önce kendi gerekçeleriyle uğraşır, ilk tepkisini yeniden düşünür, ne diyeceğini tartar. Düşünce burada dönüşün hazırlığıdır. Açıklamaya sığınan insan ise aynı düşünme gücünü dönmemek için kullanır. Değişen, düşüncenin miktarı değil, yönüdür.
Geri çekildiğinde de insanın oluşumu durmaz. Üstlenmediği işlerle, dönmediği konuşmalarla, her seferinde bir başkasına bıraktığı yükle de nasıl biri olacağını belirler. Kendi üzerinde çalışmayı bırakabilir. Ama bu kez çekilen biri olarak kurulmaya devam eder.
Sorumluluğun Sakin Zamanı
Yerleşmiş tepkiler insanın kararını beklemez. Bir savunma, çağrıldığı anda bütün hızıyla gelebilir. İnsan geçmişinin tamamını seçmemiştir. Çocukluğunu, ilk ilişkilerini, kendini korumak zorunda kaldığı koşulları kendisi hazırlamamıştır. Bunları yok sayarak hesap sormak, sorumluluk talebini daha baştan sakatlar.
Aristoteles Nikomakhos'a Etik'te huy ile onu oluşturan eylemler arasındaki bağı tartışırken, yerleşmiş bir huyun yalnızca istemekle bırakılamayacağını kabul eder. Elden çıkan taş geri çağrılamaz. Ama taşı atmak insanın elindeydi. Bir davranışın artık kolayca durdurulamaması, onun nasıl oluştuğu ve nasıl sürdürüldüğü sorusunu ortadan kaldırmaz.[5]
İnsan bir tepkinin oluştuğu koşulları seçmemiş olsa da, o tepkiyi tanıdıktan sonra onunla nasıl yaşayacağı sorusuyla karşılaşır. Sorumluluk, bildiği bir tekrarın sürmesine bugün nasıl katıldığına da uzanır. Sorumluluğun zamanını patlamanın birkaç saniyesiyle sınırladığımızda, o saniyelerden önce ve sonra akan hayatı dışarıda bırakırız. İnsan o anda dinleyememiş olabilir. Peki daha sonra, dinleyebildiği, düşünebildiği, hazırlanabildiği zamanlarda ne olmuştur?
Öfkenin yükseldiği anda konuşmayı sürdürmek mümkün olmayabilir. Ama o an geçer; geride kalan yük başkasının sırtındayken zaman akmaya devam eder. Kişi sakinleştikten sonra geri dönmüş müdür? Denemeye söz verdiği yolu denemiş midir? Deneme işe yaramadıysa bunu yeniden ele almış mıdır? Tek başına başaramadığı yerde yardım aramış mıdır? Yoksa kendi rahatına kavuştuğu anda, çözülmemiş meselenin de kapanmış sayılmasını mı istemiştir?
Sakin zaman iki yöne de kullanılabilir. Olanları küçültmek de bu zamana aittir, bir daha olmaması için çalışmak da. İnsan bazen sakinleşince yalnızca kendi rahatına döner. Mesele çözülmemiştir ama onu rahatsız eden şey geride kalmıştır. Açıklamasının içine çekilir ve orada kendisine bir daha dokunulmasını istemez. Bir sonraki konuşma talebi, kapısını zorlayan bir müdahale gibi karşılanır. Böylece sakinlik çalışmanın zamanı olmaktan çıkar. Bir sonraki tekrarın hazırlık dönemine dönüşür.
Bir de şunu düşünelim: İnsan zor bir konuşmaya hazırlanır, onu kısa tutmayı dener ve yine de sesini yükseltir. Ardından kimse istemeden geri döner, nerede zorlandığını anlatır, verdiği zararın onarımındaki payını üstlenir. Tepkiyi henüz durduramamıştır. Ama açıklaması artık geri dönüşün içindedir. Yeni bir denemeye hizmet etmektedir. Daha önce konuşmayı kapatan bilgi, bu kez konuşmanın yeniden açılmasına yardım eder.
Bu dönüşün yolu her zaman karşıdakinin istediği yol olmayacaktır. Dışarıdan küçük görünen bir adım, onu atacak kişi için ağır olabilir. Kısa bir konuşmaya gücü yeten, uzun bir görüşmeyi kaldıramayabilir. Talep edenin sabrının tükenmesi ötekinin gücünü artırmaz. Sorumluluk, insanın sahip olmadığı bir gücü varmış gibi kabul ederek kurulamaz. Gücünün bulunduğu yerler aranarak kurulur. Bazen atılabilecek ilk adım, tek başına yapamadığını kabul edip yardım istemektir. Ama insanın kendi sınırını tanıması, o sınırın içinde yapabileceği her şeyden elini çekmesini gerektirmez.
Sorumluluk krizler arasında geçen hayata böyle yayılır. Kişinin o anda yapamadığıyla, sonradan yapabileceklerine ne olduğu birlikte düşünülür. "Elimde değildi" cümlesi bir anı doğru anlatıyor olabilir. Ama o anın açıklamasını bütün zamana yaydığımızda, kullanılabilecek imkânları da aynı cümlenin içine saklamış oluruz.
Bir anın çaresizliği, bütün zamanın masumiyet belgesi olamaz.
Merhamet Kime Karşı Merhametli?
Bir davranışın geçmişini görmek, karşımızdakini yalnızca verdiği zarara indirgememizi engeller. Bugün katılaşmış bir savunmanın bir zamanlar neyi koruduğunu anlayabiliriz. Bu anlayış gereklidir. Ama kişinin geçmişine gösterdiğimiz merhamet, bugünkü yükün kimin sırtında kaldığıyla da ilgilenmek zorundadır.
Birinin üstlenmediği iş çoğu zaman ortadan kalkmaz. Bir başkasına geçer. Birinin konuşmaya dönmemesi, ötekinin aynı konuşmayı tekrar tekrar açması demektir. Birinin kendi tepkisini mesele edinmemesi, ötekinin her sözünü o tepkiye göre ayarlamasını gerektirir. Kendini kurmak, insanın tek başına yürüttüğü özel bir uğraş değildir. Kendi eyleminin sorumluluğunu üstlenmek, ilişkideki muhataplığını da kurar.
Karşımızdaki için sınırsız mazeret üretmek, ona duyduğumuz saygıyı da aşındırır. Ondan bir tutum beklemekten vazgeçeriz. Kendini nasıl anlatıyorsa o anlatının içine yerleştirir, orada bırakırız. En şefkatli görünen bakışın içinde çok ağır bir vazgeçiş saklı olabilir: Seninle artık sorumluluk üzerinden konuşmaya değmez.
"Bunun nedenini anlıyorum" dedikten sonra "Peki, bununla ne yapacaksın?" diye sorabilmek, insanı kendi açıklamasına mahkûm etmemektir. Hesap sormanın saygıyla bağı buradadır: Karşımızdakini, yaptıklarına cevap verebilecek bir özne olarak çağırırız. Sorunun rahatsız edici olması, haksız olduğunu göstermez. Ama bu çağrı, hesap soranı kendiliğinden haklı ve temiz bir yere de oturtmaz.
Hesap sormanın da bir biçimi vardır. Birinin hatası herkesin önünde, küçümseyici bir dille gündeme getiriliyorsa, o konuşmanın koşullarını reddetmek hatanın hesabını reddetmekle aynı şey değildir. Hesap soran, kendi küçümseyici dilini "Ben yalnızca doğruyu söylüyorum" diyerek koruyorsa, o da açıklamaya sığınmaktadır. İstediği şey hatanın düzelmesi midir, yoksa kendi konuşma biçiminin sorgusuz kabul edilmesi mi? Karşısındakinin atabildiği bir adımı, kendi istediği biçimde atılmadı diye yok mu sayıyor? Birini bir kez sorumsuz ilan ettikten sonra, onun sonradan gösterdiği çabanın bu hükmü değiştirmesine izin veriyor mu? Karşısındakinin hiçbir cevabıyla değişmeyen bir yargı, artık hesap sormak değildir, itaat beklemektir..
Bu sorular sorumlulukları eşitlemez. Küçümseyici bir dil ile sürekli yarıda bırakılan bir sorumluluk aynı şey değildir. Her eylemin hesabı kendi ağırlığıyla sorulur. Hesap soranın da kusurlu olması, haklı talebini bütünüyle geçersiz kılmaz. Ama karşısındakinden beklediği açıklığı kendine kapatmasına da izin vermez. Kendini sorumluluğun dışında tutan bir sorumluluk talebi, kendi dayanağını kemirir.
Ötekinin çabası gerçek olduğunda da yükün ağırlığı gerçektir. Birinin elinden geleni yapması, karşısındakine aynı hayatı süresiz sürdürme borcu yüklemez. Kimse, bir başkasının değişme ihtimalini açık tutmak için kendini süresiz olarak o değişimin gerçekleşmediği yerde bekletmek zorunda değildir. Yükü başka türlü bölüşmek ya da ilişkiden çekilmek gerekebilir. İnsan kendi sınırını koyarken ötekinin iç dünyası hakkında son sözü söylemiş olmaz. Yalnızca artık taşıyamadığı yükün adını koyar.
Merhametin sınırı burada serttir: Birinin geçmişindeki acıyı anlamak, bugün başkasına yüklediği acının sürmesini onaylama borcu doğurmaz. Kendi üzerinde çalışmayı reddeden kişinin bu reddini hep korunmaya değer bulursak, onun yapmadığı işin bedelini ötekine ödetmiş oluruz. Böyle bir merhamet, kime karşı merhametli olduğunu açıklamak zorundadır.
Sığınağın Dışında
Açıklamaya sığınmak en çok, insanın söylediklerinin doğru olduğu yerde güçlüdür. Korkusunu gerçekten anlamış, geçmişinin kendisi üzerindeki ağırlığını doğru anlatmış olabilir. Ama bu doğruların içinde ne kadar uzun kalırsa kalsın, yarım bıraktığı iş kendiliğinden tamamlanmaz. İçeride kişi kendi nedenleriyle baş başadır. Dışarıda, onun yapmadığını yapmaya devam eden biri vardır. Sığınağın rahatlığı biraz da dışarıdaki bu emeğe dayanır.
Buraya kadar okuyan biri, kendi üzerine ne kadar çok düşündüğünü hatırlayıp rahatlayabilir. O rahatlığa da bakmak gerekir. İkinci gözün dürüstlüğü, gördüklerinden kendine bir sorumluluk çıkarıp çıkarmadığında sınanır. İnsan bazen tekrarından kurtulduğunu sanırken yalnızca tekrarını anlatmakta ustalaşır. Başkasının çekmeye devam ettiği acı, onun gözünde kendi derinliğinin malzemesine dönüşür. Böyle bir yerde düşünceyi övmeye ara vermek gerekir.
Bu yazı, kendi oluşumunu üstlenen insanın tarafında duruyor. Bunu saklamaya gerek görmüyorum. İnsan olmanın emeği, kendimiz hakkında söyleyebildiklerimizle tamamlanmaz. Kendi isteğimiz karşısında bir tutum almak, o tutumu yaşatacak yolları aramak ve yaptıklarımızın hesabını verecek kişi olarak kalmak gerekir. Yapabileceği yerde bu işi sürekli reddeden kişi, kendi hayatında özne olarak durabileceği yerden çekilir. Yalnızca anlaşılmak, koşullarının nesnesi olarak kabul görmek ister. Bu çekilişi, kendi hakkında ne kadar çok şey bildiğine bakıp olgunluk sayamayız.
Kendilik, hayat sürdükçe tamamlanmaz. İnsan geri dönebilir. Bir zaman kaçtığı bir konuşmaya katılabilir, kendi açıklamasından bir çalışma çıkarabilir. Geçmişteki başarısızlık önündeki bütün imkânları tüketmiş değildir. O imkânla ne yapacağı da nasıl biri olduğuna katılacaktır.
Kendini anlamak, dönülecek yolu bulmaya yardım eder. Açıklamaya sığınmak ise o yoldan geri çekilmenin gerekçesini üretir. İnsan kendi açıklamasının içinde güvende olabilir. Ama dışarıda bıraktığı yük hâlâ onundur.
Mehmet Cihat Keleş / Eylül 2026
***
Kaynaklar
[1] Søren Kierkegaard, Ölümcül Hastalık Umutsuzluk (1849), Birinci Kısım.
[2] Jean-Paul Sartre, Varlık ve Hiçlik (1943), Birinci Kısım, "Kötü Niyet".
[3] Harry G. Frankfurt, "Freedom of the Will and the Concept of a Person", The Journal of Philosophy, 68(1), 1971, s. 5–20. "Yalnızca isteyen", wanton için önerilen karşılıktır.
[4] Christine M. Korsgaard, Self-Constitution: Agency, Identity, and Integrity, Oxford University Press, 2009.
[5] Aristoteles, Nikomakhos'a Etik, III. Kitap, 5. Bölüm.

Yorumlar