Daha önce de burada mıydık?
Güncelleme tarihi: 10 Eyl
"Sorun kimsenin henüz görmediğini görmek değil, herkesin gördüğü şey hakkında kimsenin henüz düşünmediğini düşünmektir." — Schopenhauer, Parerga und Paralipomena, (1851).
Bazen bir konuşmanın daha ilk nefesinde yorulur insan. Tek bir nefes konuşanı da dinleyeni de yorar. Henüz ses yükselmemiştir. Masada duran bardaklara dokunulmamış, kimse kıpırdamamıştır. Söylenen söz, dışarıdan duyan birine pekâlâ sıradan gelebilir. Ama siz devamını duymuş gibisinizdir. Birazdan hangi kelimenin geleceğini, neyi açıklamak zorunda kalacağınızı, konuşmanın nerede asıl konusundan uzaklaşacağını az çok bilirsiniz. Yine de sandalye çekilir, oturulur. Bu sefer başka türlü anlatmanın bir yolu vardır belki.
“Bak,” deyip duraksarsınız; söze daha yumuşak girmek gerektiğinin farkına varırsınız.
Bazen insan, bir cümleyi dile getirmeden önce zihninde o kadar çok yontup şekillendirir ki sonunda asıl söylemek istediğini hatırlamak için ilk hâline yeniden dönüp bakması gerekir. Suçlama gibi duyulmasın, geçmişi açtığım sanılmasın, bütün akşamı mahvetmeyelim. İçimizde yapılan bu provaları karşıdaki duymaz. Ona ulaşan, bütün o çalışmanın ardından ağzımızdan çıkan birkaç kelimedir. Kimi zaman da tek beliren, sesimizdeki o çaresiz yorgunluktur. Karşı taraf “Neden böyle diyorsun?” diye çıkışır; oysa biz henüz söze bile başlamamışızdır.
Belki siz bu sahneyi öbür sandalyeden tanıyorsunuz. Karşınızdaki henüz konuşmaya başlamadan yine yetersiz bulunacağınızı hissediyorsunuz. Kendinizi anlatacak olsanız uzun bir hikâye var; ama aynı hikâyeyi tekrar etmenin de bir anlamı kalmamış gibi. Üstelik ne olduğunu biliyorsunuz. Sanki bilmediğiniz sanıldığı için daha da zor geliyor dinlemek. İnsan bildiği bir şeyi duyarken neden böyle daralır? Bunu kendinize soracak hâliniz yok o sırada. Önce şu konuşma bir bitsin.
Aynı masada iki kişi, daha ilk dakikadan çok uzak yerlere gitmiştir. Birinin zihninde geçmiş konuşmalar vardır; öteki henüz bu konuşmada kendisine yer arıyordur. Dışarıdan bakınca anlaşmazlık dediğimiz şeyin içi, yaşayanlar için böyle kalabalıktır.
Sonunda gün bir şekilde biter. Ertesi sabah yapılacak işler vardır. Bir şey alınacak, bir telefon açılacak, evden çıkılacaktır. İnsan gece söylediği ağır bir cümlenin ardından sabah ekmeğin nerede olduğunu sorar. Hayatın bu tuhaf devamlılığını biliriz. Dün olanla bugün yapılanın aynı eve ait olduğuna inanmak bazen güçtür. Yine de o evde yaşanır.
Üstelik güzel günler de yaşanmıştır o evde. Bunu atladığımızda hikâyenin bir kısmı eksik kalır. Birlikte gülünen saçma anlar, paylaşılan hastalıklar ve kalabalıklar içinde bakışlarla kurulan o sessiz ortaklıklar yaşanmıştır. İnsanın anlatırken zorlanması biraz da bundan. Yalnız incindiği anları anlatsa haksızlık ettiğini hisseder; güzel günlerden söz etse az önce anlatmaya çalıştığı şeyin önemi azalacak sanır. Kendi hayatına sadık bir cümle arar. İçinde hem o kahkahanın hem bu yorgunluğun durabileceği, birinin ötekini silmeyeceği bir cümle.
Zaman geçip gittiğinde hangisinin aklımızda kaldığını düşünürüm. Söylenen sözler mi, yoksa sonraki sabah hiçbir şey yaşanmamış gibi sürdürülen sessizlik mi? Karşımızdakinin samimi üzüntüsü mü, yoksa o üzüntünün bizden talep ettiği anlayış mı? İnsan, pişmanlığını gözleriyle gördüğü birine kırgınlığını nasıl anlatır? Onun da canının yandığını bilirken kendi acısına yer istemek neden bazen acımasızlık gibi gelir?
Bu sorulara çabuk, kestirme ve zahmetsiz cevaplar vermek istemiyorum. Çünkü ezberlenmiş cevapların, basmakalıp formüllerin çoğunu daha önce defalarca duydum. “Anlamak gerekir,” derler; sanki anlamak tek başına her yarayı iyileştirmeye yetermiş gibi. “Sınır koymak gerekir,” derler; sanki insanın sevdiği birine sınır çizmesi bir çırpıda hallolabilecek kadar kolaymış gibi. “İnsan değişmez,” deyip kestirip atanlar da vardır, “İnsan zamanla değişir,” diyerek sonsuz bir umut vadedenler de. Kimileri biraz daha zaman tanımak gerektiğini söyler, kimileri ise artık daha fazla zaman kaybetmemek gerektiğini savunur. Kuşkusuz her cümlenin, her tavsiyenin hayatta bir karşılığı, kendine göre haklı bir zemini var; fakat asıl mesele şu: Hangi hayatın, hangi kırılma noktasındaki hangi saatinde? Yaşanmışlıkların getirdiği tüm karmaşayı, taşıdığı duygusal yükü, içinde bulunulan zamanın ve geçmişin yükünü gözetmeden verilen öğütler, bir başkasının anahtarı ile kendi evine girmeye çalışmaya benziyor. İnsan bir yabancının anahtarıyla evinin kapısında kalakalıyor.
***
Yakınımızdaki insanlar için zaman içinde zihnimizde çeşitli gerekçeler oluştururuz. Büyüdükleri ortamı, çekincelerini ya da yetersiz hissettikleri alanları zamanla öğreniriz. Bu sayede, başkalarının sabırsızca yaklaştığı bir tutumun ardındaki gerçek nedeni kavradığımıza inanırız. “Onu tanısan, anlarsın,” deriz. Bu cümlenin içinde sevgi vardır. Bir insanı tek bir hareketine teslim etmeme isteği vardır. Onun adına biraz daha zaman isteyen, onu içine hapsedildiği andan kurtaran, acele hükme itiraz eden bir yanımız konuşur.
Ama yıllar sonra aynı cümleyi biz ona kurarken başka bir şey de hissedebiliriz. Anlamayı, tanımayı o kadar iyi öğrenmişizdir ki yeni bir olayın açıklaması daha olay bitmeden ya da başlamadan hazırdır. Bir an durup kendimize sormak gelir içimizden: Onu anlamaya ve tanımaya devam mı ediyorum, yoksa artık onun hakkında bildiklerimi tekrar mı ediyorum? Birini -onu- anlamanın sonuna varılabilir mi? Bana da -onun için- “Onu tanısan, anlarsın” diyecek biri var mıdır?
Bu şüpheyi hissetmek, bir vefasızlık göstergesi gibi algılanabilir. Başkasının anlatısına eskisi gibi sığınamadığımızda, sanki onu yarı yolda bırakmışız gibi hissederiz. Hâlbuki bir insanı gerçekten tanımak da zamana yayılan bir süreçtir. Geçmişten süzülüp gelen bilgilerimizle bugünkü insana bakarken aradaki değişimi gözden kaçırma ihtimalimiz oldukça yüksektir. Kendi bakış açımız değişir, karşımızdaki dönüşür; ama biz olduğumuzda yine hep o eski tanıdık durağa varırız. Daha önce de burada değil miydik? Başka bir insan olduğumuzda. Hâlâ buraya nasıl varabiliyoruz? Yeni bir yön ararken nasıl eskisine çıkıyoruz?
Belki de dönüp durduğumuz o eski tanıdık yerde kendimiz hakkında çok önce vardığımız yargılar da vardır. Karşımızdakine yeniden bakmak, ona bakan insanı da yeniden tanımayı gerektirir.
“Ben böyleyim,” dediğimizde kaç yaşındayızdır mesela? Otuzumuzda kurduğumuz cümlede bazen on yaşımızdaki çocuğun sesi duyulur. Elli yaşımızda hâlâ aynı cümleyi söyleriz; bunu kendimizi tanımak sayarız. O cümlenin dışında nasıl biri olduğumuzu merak etmeyeli ne kadar olmuştur? Bir zamanlar içimizi ferahlatan o tanımların, aradan yıllar geçtikten sonra bizi daraltmaya başladığını anlamak oldukça güçleşir.
Bir de kendi davranışına sonradan şaşırmak var. O akşam neden öyle söylediğimizi ertesi sabah düşünürken bütün gerekçeler elimizdedir. Üstelik artık daha iyisini de biliyoruzdur. İçimizden düzgün, sakin, karşıdakini incitmeyecek bir konuşma geçiririz. O konuşmayı hiç yapmayabiliriz; yine de yapabilecek olmamız bize kendimiz hakkında biraz daha iyi hissettirir. Sonra günler geçer. Bir sonraki sabah geldiğinde, zihnimizde o kadar kolay konuşan kişinin sesini bulamayız.
***
“Böyle bir sabahı hatırlıyorum” demek için insanın olağanüstü bir hikâyesi olması gerekmiyor. Çoğumuzun içinde dün yaptığını bugün anlamaya çalışan biri yaşıyor. Onu dinlemekten kaçındığımız günler de var, söylediklerine gereğinden fazla hak verdiğimiz günler de. Kendi geçmişine gerekçe ararken gösterdiği özen ve anlayışı bir başkasına gösteremiyor; çünkü o, kendisi değil.
Elbette insan geçmişini bir sabah çıkarıp sandalyenin arkasına asamıyor. Bazı sesler yıllar sonra bile insanın omzunu aynı biçimde kasıyor; bazı bakışların karşısında söyleyecek söz bulamıyoruz. Yetişkin olduğumuzu bilmekle her yerde yetişkin gibi hissedebilmek arasında yaşadığımız bir boşluk var. Fakat o boşluğun içinde ömrümüzün ne kadarı geçiyor? Yanımızdaki insan orada ne kadar bekliyor? Bunları sormaya başladığımızda, şu soruyla da karşılaşırız: Birinin geçmişine duyduğumuz merhamet neden ötekinin bugününe karşı sertleşmek zorunda kalsın?
Kolayca bir taraf seçip rahatlamak mümkün olsa bu kadar düşünmeye gerek kalmazdı. Birinin açıkça kötü olduğu hikâyelerde en azından neye baktığımızı biliriz. Daha güç olan, sevdiğini bildiğimiz insanın bizi incitmesi; bizim de severken incitmiş olmamız. İyi niyetin varlığının meseleyi kapatmaması. Özrün içtenliğinden şüphe etmediğimiz hâlde bir sonraki sefer için içimizin rahat etmemesi. İnsan bazen neye itiraz ettiğini bile doğru anlatamaz: “Sana inanmıyorum” demek istemiyordur; ama yeniden inanmanın kendisinden istediği şeyi de artık taşıyamıyordur.
Bir söz ilk kez verildiğinde önünde gelecek vardır. Aynı söz çok kez verildiğinde geçmiş de gelip yanına oturur. Söyleyen, o anda ne kadar ciddi olduğunu anlatmaya çalışırken dinleyen önceki seferleri duyar. İkisi de aynı yerde oturur, fakat aynı zamanda yaşamazlar. Biri yeniden eski yere varmıştır. Diğeri henüz oradan dönememiştir.
Belki de bazı konuşmalar bu yüzden bitmez. Konu tekrar açıldığı için öfkelenen biri vardır; öteki içinse henüz kapanmamıştır. Biri önüne bakmaya, diğeri gerideki bir şeyi göstermeye çalışır. Bir süre sonra neyin gösterildiği unutulur, kimin neden sürekli geriye baktığı konuşulur. İnsan oraya nasıl geldiğini anlatmak için daha da geriye gitmek zorunda kalır. Anlattıkça uzaklaşır. Sonunda kimse kimseyi duymaz olur ve susmaya varılır.
Bu susmanın nasıl bir şey olduğunu hemen bildiğimizi sanmayalım. Dışarıdan aynı görünen uzaklaşmaların ve duymazlıkların içinde bambaşka hayatlar var. Bir gün duymak için gösterdiğimiz özeni, başka bir gün susacak gücümüz kalmadığı için gösteremiyoruz. Birinin yüzüne bakıp söylemekten vazgeçtiğimiz cümleyi sonra günlerce içimizde tamamlıyoruz. Bazen de vazgeçmek iyi geliyor; o akşam kavga çıkmıyor, yemek yeniyor, birlikte gülünüyor. Böyle bir akşamın iyi gelmesinden utanmak da anlamsız. İnsan her dakika hayatının hesabını tutarak yaşayamaz.
Yalnız, içimizde tamamladığımız cümlelerin zamanla nereye gittiğini merak ediyorum.
Unutuyor muyuz onları? Aynı sözü başka birinin ağzından duyduğumuzda neden durup kalıyoruz bazen? Sıradan bir konuşmada, bir kitap sayfasında, bize hiç benzemeyen birinin anlattığı olayda ansızın kendimize rastlamak nasıl oluyor? Az önce buradan uzaklaşmak isterken şimdi bir yabancının cümlesinin başında bekliyoruz. Bir şey yerine oturacak gibi; ama o yerine oturduğunda hayatımızda başka nelerin yerinden oynayacağını henüz bilmiyoruz.
Okurken aklınıza birinin gelmiş olması muhtemel. Bir yüz, bir ses, belirli bir akşam. Ben yazarken insanın bir metinde kendisine hak veren cümleyi ne kadar çabuk bulduğunu da düşünüyorum. Altını çizmek, birine göndermek, “Bak, anlatmaya çalıştığım buydu” demek geliyor içimizden. Anlaşılmanın rahatlığına ihtiyacımız var. Fakat bir başkasının kendisini görmesini beklerken okuduğumuz sayfada bize dokunan yere ne yapıyoruz? Orayı da aynı dikkatle okuyor muyuz?
Bunu sorunca hesabın hemen ikiye bölünmesinden çekiniyorum. “Herkesin hatası var” cümlesi bazen daha konuşulmamış şeylerin üstünü örtüyor. İki kişinin de eksikleri olması, yaşadıklarının yükünü eşit taşıdıkları anlamına gelmiyor. Ama yükün daha çoğunu taşımış olmak da insanı kendisi hakkında bütün sorulardan kurtarmıyor. Asıl güçlük de belki burada beliriyor: Kendi payımıza düşeni değerlendirirken bize ait olmayan yükleri sırtlanmaktan kaçınmak. Aynı zamanda, gözümüzün önüne serilene güvenirken bir insanın tüm gerçeğini kavradığımız yanılgısına düşmemek.
***
Birini uzun süre sevmek, onun hakkında çok şey bilmek demek. Yine de akşam yüzüne bakarken içinden tam olarak ne geçtiğini bilmiyoruz. Kendi içimizden geçenleri bile bazen ertesi gün anlıyoruz. Dün kararlılık dediğimiz şeyin içinde ne kadar korku olduğunu, sabır diye anlattığımız bekleyişte neyi ertelediğimizi zamanla seçiyoruz. Bazı hareketlerimizse yıllarca verdiğimiz adı taşıyor. Adı hiç değişmediği için kendisinin de aynı kaldığını düşünüyoruz. Oysa zamanın ve tecrübenin yonttuğu o davranışlar, eski isimlerinin arkasına saklanarak sessizce biçim değiştirir; bizler ise aynı kelimeyi tekrar ettiğimiz sürece her şeyin ilk günkü gibi durduğu yanılsamasına sarılmayı sürdürürüz.
Beni yazmaya götüren, bu tanıdık kelimeleri yanımda bulduğumda duyduğum huzursuzluktu. Sevgi, anlayış, sorumluluk, merhamet, tekrar, vefa… Hayatta karşılıklarını ararken insanın kendisine sormak istemediği sorular çıkıyordu karşıma. Bazen bir cümleyi tamamlamak üzereyken daha önce hesaba katmadığım bir ayrıntı yüzünden yeniden başa dönüyordum. Düşünmek, o anlarda biraz da kendi kurduğum cümleyi yarıda bırakmaya razı olmak gibiydi.
Oysa böyle bir yerden doğdu. Bir insanı anladığıma inandığımda o inancın bana ne yaptığını merak ettiğim yerden. Bildiğimiz hâlde yeniden yaptıklarımızdan; bizi tanıyan birinin yüzüne bakmanın kimi zaman neden güç geldiğinden. Bir konuşmanın bitmesiyle meselenin bitmesi arasındaki, gündelik hayatın içinde kolayca gözden kaybolan o boşluktan.
Kitabın eşiğine bütün bu sorularla geldim. Burada, sizi içeri almadan önce, onları birer cevaba dönüştürmek istemiyorum. Belki şu an aklınızdaki kişiye yeniden bakmak için bile biraz zamana ihtiyacınız var. Belki kendinize. Belki de bir soruyla aynı odada bir süre kalmak dayanılmaz hale geldiğinde oradan artık bir cevapla ayrılamayacağımızı kabul etmeliyiz. Aceleyle verilmiş yanıtlar zihni sustursa da ruhun derinliklerindeki o sorgulama ihtiyacını dindirmiyor; aksine sorunun özündeki hakikati gölgeliyor. Bir cevaba koşmak yerine o sorunun ağırlığıyla, hissettirdiği huzursuzlukla bir süre baş başa kalabilmek, insanın kendisiyle yüzleşmesi için en samimi alanı açıyor.
Başladığımız masaya dönelim. Bardaklara hâlâ kimse dokunmadı. Kimse kıpırdamadı. Biri konuşmaya hazırlanıyor. Öteki, duymaya başladı bile.
*
Mehmet Cihat Keleş / Eylül 2026
"Daha önce de burada mıydık?" sorusuyla birkaç yıldır uğraşıyorum. Bu uğraşının adı "Oysa: Tekrar, Sorumluluk ve Tanıklık Üzerine" oldu. Bu yazı, o sorunun kitaba sığmayan hâli. Kitap henüz bitmedi. Belki de bitti. Bilmiyorum. Bu yazı, kitaptan çıkıp bir kez de dışarıdan bakmak istediğim bir gün yazıldı.


Yorumlar