Eşit Olmayanlar Arasında - Bölüm 1
Kabul Masası
Kendinden daha az anlayan biriyle kurulan ilişki üzerine
"Dikkat, cömertliğin en nadir ve en saf biçimidir." Simone Weil, Joë Bousquet'ye mektup (1942)
Bir hastanenin kabul masasında orta yaşlı bir kadın, yaşlı annesi adına form dolduruyor. Doğum tarihini yazıyor. Annesinin kullandığı ilaçları tek tek sayıyor. Görevli bir soru daha soruyor: Son zamanlarda düştü mü? Kadın annesine dönmeden cevap veriyor. Annesi hemen yanında oturuyor. Soruyu da cevabı da duydu. Bir şey söylemiyor.
Kırk yıl kadar önce aynı iki kişi başka bir masanın önündeydi. O gün formu dolduran anneydi, soruları cevaplayan da oydu. Çocuk yanındaki sandalyede oturuyor, sorulanları anlamıyordu.
Sahnede bir dram yok. Kimse kimseye kötü davranmıyor. Kadın annesini hastaneye getirmiş, yapılması gerekeni yapıyor. Muhtemelen haklı da. Annesi tarihleri karıştırabilir, ilaçların adlarını hatırlamayabilir. Kadının cevabı daha hızlı ve büyük ihtimalle daha doğru.
Yine de sahnenin ortasında üzerinde durulması gereken küçük bir an var. Görevli soruyu sordu ve kadın annesine dönmedi. Annesini yormamak için gösterilmiş bir incelik miydi bu? Yoksa yalnızca zaman kazanmak mı istedi? Belki de farkında olmadan, annesinin artık kendisine soru sorulacak biri olmadığına karar vermişti. Üç ihtimal dışarıdan aynı görünür, içeriden ise birbirinden çok farklıdır. Hangisinin yaşandığını çoğu zaman kadının kendisi de bilmez.
Bu yazı dizisi, o küçük anın içinde saklı duran bir soruyla ilgili: Kendinden daha az anlayan biriyle sorumlu bir ilişki nasıl kurulur?
Olağan hâl
Kendinden daha az anlayan biriyle ilişki sorusu ilk bakışta istisnai durumlara aitmiş gibi görünür. Bakıma muhtaç olanlara, hastalara, çocuklara. Oysa insan ilişkilerine biraz dikkatli bakıldığında, büyük kısmının bu türden olduğu görülür. Ebeveyn ile çocuk, hekim ile hasta, öğretmen ile öğrenci, usta ile çırak, avukat ile müvekkili, yeni bir ülkeye gelen ile orada doğmuş olan, insan ile birlikte yaşadığı hayvan. Hepsinde taraflardan biri öbüründen daha çok bilir ya da daha çok güce sahiptir. Taraflar arasındaki fark ilişkilerin olağan hâlidir. Tam eşitlik ise ancak arada bir ve kısa süreliğine kurulabilen bir durumdur.
Ahlak üzerine düşünmenin uzun bir geleneği ise eşitler arasında geçen bir sahneyi esas alır. Toplum sözleşmesi geleneğine göre adalet, kabaca aynı güçteki ve birbirine zarar verebilecek tarafların ortak çıkarları için üzerinde anlaştıkları kurallardan oluşur. Gelenek, bu sahnenin dışında kalanlar söz konusu olduğunda hep zorlanmıştır.
David Hume bu zorluğu 1751'de yayımlanan Ahlak İlkeleri Üzerine Bir Soruşturma'da dikkat çekici bir açıklıkla dile getirir. Okurdan şunu düşünmesini ister: Aramızda, akıl sahibi ama bedence ve zihince bizden çok daha zayıf varlıklar yaşıyor olsun. Bize hiçbir şekilde karşı koyamasınlar, ne kadar haksızlığa uğrarlarsa uğrasınlar öfkelerini bize hissettiremesinler. Hume'a göre insanlık bu varlıklara yumuşak davranmamızı gerektirirdi. Ancak onlara karşı, kelimenin tam anlamıyla, adaletle bağlı olmazdık. Hume hemen ardından insanla hayvan arasındaki ilişkinin tam olarak böyle olduğunu söyler. Avrupalıların Amerika yerlileri karşısındaki büyük üstünlüğünün de onları kendilerini bu konumda görmeye, adaletin hatta insanlığın bütün sınırlarını bir kenara atmaya ittiğini ekler.
Hume burada zayıflara kötü davranmayı savunmuyor. Adaletin nereden doğduğuna dair kendi görüşünün varacağı sonucu açıkça kabul ediyor. Vardığı sonuç yine de rahatsız edicidir: Adalet yalnızca karşılık verebilenler arasında doğuyorsa, karşılık veremeyenler başkalarının iyi niyetine kalır.
Martha Nussbaum iki buçuk yüzyıl sonra, Frontiers of Justice (Adaletin Sınırları) adlı kitabında aynı soruna geri döner. Sözleşme geleneğinin çözemediği üç sorun sayar: engellilik, uyruk ve türler arası ilişkiler. Üçünde de geleneğin varsaydığı kabaca eşit taraflar yoktur. Üstelik bunlar istisnai durumlar değil, hayatın en sıradan ilişkileridir.
Kısacası daha az anlayanla kurulan ilişki, ahlakın kenarında değil tam merkezinde duran bir sorudur. Bunu kabul etmekte zorlanmamız durumu değiştirmez.
İki ayrı fark
Bir kişinin bir başkasından "daha az anladığını" söylediğimizde aslında iki ayrı farktan söz ederiz. Bu iki farkı birbirinden ayırmak, dizinin geri kalanı için şart.
Birincisi anlayış farkıdır. Hekim hastalığı hastadan daha iyi bilir, ebeveyn dünyayı çocuktan daha iyi tanır. İkincisi güç farkıdır. Hekim tedaviye karar verir, ebeveyn kapının anahtarını taşır. İki fark çoğu zaman bir arada görüldüğü için birbirine karışır, yine de aynı şey değildir.
Anlayış farkı neredeyse hiçbir zaman her konuyu kapsamaz. Hekim hastalığı bilir, hasta ise kendi ağrısını bilir: ağrının hangi saatte arttığını, hangi hareketle dindiğini, hayatından neyi eksilttiğini. Çocuk dünyayı yetişkinden daha az tanır, kendi korkusunu ise ondan daha iyi tanır. Bir köpek, insanın kurduğu dünyanın gerekçelerinin çoğunu anlamaz. Buna karşılık koku ve beden dili söz konusu olduğunda insandan çok daha ustadır, yanındaki insanın gerginliğini çoğu zaman insan bunu dile getirmeden fark eder. Demek ki kimse bir başkasından her konuda daha az anlamaz. Daha az anlayan taraf, yalnızca belirli konularda daha az anlar.
Güç farkı ise çoğu zaman ilişkinin tamamını kapsar. Kapıyı kimin açacağı, yemeği kimin vereceği, kararı kimin imzalayacağı genellikle aynı kişinin elindedir.
Asıl tehlike, bu iki farkın kapsamları arasındaki uyumsuzluktan doğar. Güç tek bir kişinin elinde toplanmıştır, anlayış ise iki taraf arasında paylaşılmıştır. Gücü elinde tutan kişi zamanla, anlayışın da tamamının kendisinde olduğunu düşünmeye başlar. Kimin daha çok bildiğine genellikle kapının anahtarını taşıyan karar verir ve çoğu zaman kendi lehine karar verir. Kabul masasındaki kadın ilaçların adlarını annesinden iyi bilir. Son zamanlarda düşüp düşmediğini, düştüğünde ne hissettiğini ve bunu kızına neden anlatmadığını ise annesi bilir. Kadın soruyu annesine dönmeden cevapladığında, yalnızca annesinin bilebileceği bir konuda da söz hakkını kendine almış olur.
Kimse yukarıda kalmaz
Güçlü ile zayıf arasındaki ilişkiyi bir yardımseverlik meselesi olarak düşünmek kolaydır: Güçlü olan, zayıf olana ne kadar cömert davranacaktır? Böyle bakınca önemli bir gerçek gözden kaçar. Kimse bu ilişkinin üst tarafında kalıcı olarak durmaz.
Her insan hayata alt taraftan başlar. Yıllarca başkalarının anladığı ve karar verdiği bir dünyada yaşar, sonra yavaş yavaş yukarı çıkar. Yetişkinlik dediğimiz şey büyük ölçüde bu yükselişin adıdır. Bu yükseliş kalıcı da değildir. Bir hastalık, bir kaza, dilini bilmediği bir ülkeye taşınmak ya da yalnızca yaşlılık, insanı yeniden alt tarafa indirir. Kabul masasındaki anne bu döngüyü baştan sona yaşadı, kızı ise henüz yarısında. Bu bir talihsizlik değil, ömrün olağan seyridir.
Alasdair MacIntyre, Dependent Rational Animals (Bağımlı Akıllı Hayvanlar) adlı kitabında bu gerçeğin felsefede ne kadar az yer bulduğuna dikkat çeker. Ahlak felsefesi çoğunlukla sağlıklı, bağımsız ve kendine yeten bir yetişkini örnek alır. MacIntyre'a göre ise kırılganlık ve başkalarına bağımlı olmak insan hayatına sonradan eklenen arızalar değildir, hayatın kendi çerçevesidir. Kendine yeten yetişkinlik, çocukluk ile yaşlılık arasında kalan bir ara dönemdir ve o dönemde de hastalık ya da sakatlık ihtimali hiçbir zaman ortadan kalkmaz.
MacIntyre'ın bu tespiti, John Rawls'un ünlü düşünce deneyine farklı bir yerden bakmayı mümkün kılar. Rawls, adil kuralları bulmak için bir "cehalet peçesi" önerir: Toplumda hangi konumda olacağını bilmeyen biri hangi kuralları seçerdi? Rawls'a göre konumunu bilmeyen kişi, kendini kayırma imkânı olmadığı için adil kurallar seçer. Güçlü ile zayıf arasındaki ilişkide durum farklıdır. Burada hangi konumda olacağımızı biliyoruz, çünkü ikisinde de olacağız. Adil kurallar seçmemiz için bilgisizliğe ihtiyacımız yok, sahip olduğumuz bilgi yeterli.
Garip olan şu ki insan, bu bilgiye rağmen üst taraftayken alt tarafa hiç geçmeyecekmiş gibi davranmaya eğilimlidir. Kabul masasındaki kadının annesine dönmemesi, ileride kendisine de dönülmeyecek günlerin küçük bir provası gibidir. Kadının bunu o anda fark etmesi ise neredeyse imkânsızdır.
Aynı durum türler arasında da geçerlidir. İnsan türü, başka türlerle ilişkisini şimdiye kadar hep üst taraftan yaşadı. Hume'un düşünce deneyindeki zayıf varlıklar bizim için hep başkalarıydı. Türümüzün bir gün kendisinden daha çok anlayan bir şeyle karşılaşması ise düşünülemez bir ihtimal değil. Böyle bir karşılaşma yeni bir soru doğurmaz, aynı eski soruyu bu kez öbür taraftan sordurur. O gün geldiğinde, üst taraftayken nasıl davrandığımız elimizdeki tek örnek olacaktır.
Soruyu doğru sormak
Yazının başındaki soruya, kendinden daha az anlayan biriyle sorumlu bir ilişkinin nasıl kurulacağı sorusuna, artık farklı bir yerden bakabiliriz. Bu soruyu genellikle "Güçlü olan zayıf olana nasıl yardım etmeli?" biçiminde sorarız. Bu biçim yanıltıcıdır. Güçlüyü her zaman veren, zayıfı her zaman alan taraf olarak sabitler ve iki tarafın günün birinde yer değiştireceğini unutturur. Sorunun doğru biçimi şudur: Er ya da geç ayrılacağımı bildiğim bir konumdayken nasıl davranmalıyım?
Soruyu bu biçimde sormak üç şeyi değiştirir. İlk olarak ilişki bir iyilik meselesi olmaktan çıkar, bir kural meselesine dönüşür. Bugün güçlü taraf olarak koyduğumuz kurallar, yarın zayıf taraf olarak bize uygulanacak kurallardır. İkinci olarak anlayış farkının sınırlı olduğunu hatırlatır. Üst taraftaki kişi her şeyi bilmez, yalnızca bazı şeyleri daha iyi bilir. Alt taraftaki kişinin bildikleri ise yok olmamıştır, hâlâ oradadır. Üçüncü olarak bu tür ilişkilerin en sık bozulduğu iki yere dikkat çeker. Birincisi, güçlü tarafın güç farkını anlayış farkı sanmasıdır. İkincisi, güçlü tarafın karşısındakini onun iyiliği adına kendi hayatının dışına itmesidir.
Kabul masasındaki sahneye dönelim. Kadının önünde iki yol vardı. Birincisi cevabı kendisinin vermesiydi. İkincisi annesine dönüp soruyu tekrarlaması, gerekirse onun anlayacağı kelimelerle yeniden sorması ve eksik kalanı sonra kendisinin tamamlamasıydı. İkinci yol daha uzun sürer. Görevli sabırsızlanabilir, anne yanlış bir tarih söyleyebilir. Buna karşılık ikinci yolda anne, kendisine soru sorulan kişi olmaya devam eder. Birinci yolda ise hakkında konuşulan kişiye dönüşür.
Kendinden daha az anlayan biriyle kurulan her ilişkinin merkezinde bu ayrım durur: Karşındaki kişi hâlâ konuştuğun biri mi, yoksa artık hakkında konuştuğun biri mi?
Masanın başındaki kadın da bir gün o sandalyede oturacak. O gün masanın başında duran kişinin ona dönüp dönmeyeceğini bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, o gün geçerli olacak kuralların bugün masanın başında duranların davranışlarından doğacağıdır.
Kaynaklar
David Hume, An Enquiry Concerning the Principles of Morals (1751), Bölüm III.
Martha C. Nussbaum, Frontiers of Justice: Disability, Nationality, Species Membership (2006).
Alasdair MacIntyre, Dependent Rational Animals: Why Human Beings Need the Virtues (1999).
John Rawls, A Theory of Justice (1971).

Yorumlar