Kadim Ayna: Ezeli Borç
- Mehmet C. Keles

- 7 gün önce
- 4 dakikada okunur
I. Bölüm: Kelimelerden Önceki Vicdan
Öyle bir an vardır ki; sessiz, "olay" denemeyecek kadar küçük bir andır bu. O anda bir canlı, kendisine az önce acı vermiş olan ele doğru bakışlarını kaldırır ve karşılığını bir pazarlıkla, bir hesapla, hatta kendini korumanın o soğuk sağduyusuyla değil; affetmeye benzeyen bir eylemle verir. William Youatt, The Dog (1845) adlı eserinde doğa tarihinin teknik sayfalarına sığmayacak kadar içsel ve sarsıcı bir tespiti kayda geçer: "Köpek, ona vuran eli yalamaya devam eder."
Bu satırı bir kez daha okuyun; neden asırlardır silinmediğini o zaman hissedeceksiniz. Sıradan bir zihin bunu hemen alışkanlıkla, korkuyla ya da bir lütuf beklentisiyle açıklamaya çalışır. Ancak eski yazarlar, insan ve hayvan arasındaki o sert hiyerarşiye rağmen bu eylemde daha huzursuz edici bir şey sezdiler: Bu sadece biyolojik bir refleks değil, bir yüzleşme sahnesiydi. Köpek konuşmaz, kendi adına bir savunma yapmaz, uzlaşma şartlarını müzakere etmez. Sadece bir eylem gerçekleştirir ve o eylemin tüm anlamı, doğrudan insanın ruhuna iner. İşin sarsıcı tarafı da budur; köpek, bizi kendi kendimizi yargılamaya mahkûm eder.
İnsan eli tuhaf bir enstrümandır. İnşa eder ve kutsar; emek verir ve şefkat gösterir; ama aynı zamanda darbe indirir. Besleyen parmaklar yaralayabilir, çağıran avuç içi itebilir. Ve insan o eli adaletsizce kullandığında -öfke ölçüyü aştığında, güç merhameti unuttuğunda- köpek, hiçbir kelimeyle satın alınamayan canlı bir şahide dönüşür. Bizim açıklamalarımızla ilgilenmez; o sadece elin ne yaptığını bilir. Bu bilgide, vicdanı ürperten bir saflık vardır. Bir çocuk bir hikayeyle susturulabilir; bir komşu itibarınızla yumuşatılabilir; hatta insan kendi zihnini bahanelerle ayartabilir. Ancak darbelerimizi ve lütuflarımızı karşılayacak kadar yakınımızda duran köpek, o elin ahlaki hakikatini çıplak bir şekilde okur.
Youatt’ın bu tespiti yaptığı bağlam, meseleyi daha da keskinleştirir. Köpeğin canını yakan eli yalaması, onun sarsılmaz sadakatinin en uç noktasıdır. Youatt’a göre köpek, intikam ya da menfaat peşinde koşmaz; kötü muameleyi "unutur" ya da sadece sadakatini daha da yoğunlaştırmak için hatırlar. Bir hayvanı "faydalı" olması için evcilleştirebilirsiniz; ancak fayda, itham etmez. Bir alet, efendisini yargılamaz. Oysa köpek, adaletsizliğin araya girdiği yere şefkatle geri döner ve bunu yaparak, toplumsal yasalardan daha derin, kutsal itiraflardan daha eski o soruyu sormaya zorlar: Böylesine bir sadakate layık olabilmek için, ben nasıl bir varlığım?
İşte kelimelerin ötesindeki o bağışlayıcılık budur. Bu, her jesti "sevimlilikle" karıştıran modern bir duygusallık değil, daha sert bir şeydir: Köpeğin, sevgisini bir "sözleşme" haline getirmeyi reddetmesi... Eğer sevgi bir pazarlığa dönüşürse; güvenlik için takas edilir, ödüllerle satın alınır ya da korkuyla ayakta tutulursa, o zaman insan kendi gücünün uykusunda kalmaya devam eder. Sadece itaat edildiği için erdemli olduğunu sanır. Ancak köpeğin pazarlıksız geri dönüşünde insan, müzakere edilemeyen ve dolayısıyla tam olarak kontrol edilemeyen bir sevgiyle karşılaşır. Köpek "Seni affediyorum" demez, ama insan kalbini savunmasız bırakan bir uzlaşmayı bizzat yaşatır. Köpeğin ağzı o elin üzerinde; cezalandırmak ya da yalvarmak için değil, "onarmak" için kapanır. Ve kabul etsek de etmesek de, onarmak ahlaki bir eylemdir.
Bu yüzden köpek, Kadim Ayna’dır. Ayna övmez, sadece ifşa eder. O yansımada insan sadece ne yaptığını değil, neye dönüşebileceğini de görür. Köpeğin sadakati sadece bir teselli değil, bir standarttır; ideallerimiz ile dürtülerimiz arasındaki mesafeyi ölçer. Dürüstsek, o sessiz mahkûmiyeti hemen hissederiz: Köpek, kendisine vuran adamdan daha iyidir. Bir insanın, dilin sığınağına kaçmadan bu düşünceyle yüzleşmek zorunda kaldığı çok az durum vardır. Köpek, bu yüzleşmeyi kaçınılmaz kılar.
Böylece; vaazların, yasaların ve cezaların ürünü olduğu sanılan vicdan, aslında daha mahrem bir öğretmene sahip olmuş olabilir: Gitmek yerine yanımızda kalmayı seçen o dilsiz şahide.
John Caius, 16. yüzyılda Britanya'nın köpeklerini sınıflandırmaya başladığında, ilk bakışta sadece doğayı insan için okunabilir bir düzene sokmaya çalışan sistematik bir zihin gibi görünür. Köpekleri üç türe ayırır: "Generosam, Rusticam ve Degenerem." Yani; soylu olanlar, sıradan olanlar ve yozlaşmış olanlar. Bunlar köpek kategorileridir, evet; Caius kullanımdan, mizaçtan ve hizmetten bahseder. Ancak bu kelimeler başka bir şeyi ele verir: Köpek sadece bir canlı olarak değil, ahlaki bir simge olarak okunmaktadır. "Soylu" ve "yozlaşmış" terimleri teknik değil, etik birer yargıdır. Bir köpeğe "yozlaşmış" demek, aslında insani utanca ait bir sözlüğü ödünç almaktır.
Burada Caius, vaaz vermeden, "ruhun provasını" gerçekleştirir. Değerlerin o ilk üçlemesini sahneler: Asil olan, sıradan-ve-gerekli olan ve düşmüş olan... Yüzyıllar sonra biz bunu kendi ahlaki üçlemelerimize (onur, başarısızlık, kurtuluş) tercüme etmeye meyilliyizdir ve bu meyil bir hata değil, bir tanımadır. Çünkü insan zihni, kendini düşünebilmek için her zaman formlara ihtiyaç duymuştur. Bir toplum üyelerini yargılamadan önce, kendi "türlerini" yargılamayı öğrenmelidir. Ve insan hanesinin içinde yaşayan köpekler, karakterin gözle görülür bir aynasını sunmuşlardır.
Caius'un bu tasnifinin ardındaki asıl niyete kulak verin. Bir türü "ilk sıraya," diğerini "orta koltuğa," sonuncusunu ise "son odaya" yerleştirir. Bu uzamsal dil -ilk, orta, son- ahlaki hayal gücünün dilidir. İnsanlar erdemi ve kusuru sadece kitaplarda değil, kendi benlik algılarının tiyatrosunda da bu şekilde düzenlerler. Bir kültür, bir tür köpeğe ısrarla "soylu" diğerine "alçak" dediğinde, aslında görülebilen, dokunulabilen ve kınanabilen bir hayvan aracılığıyla ahlaki ayırt etme alışkanlığını pratik ediyordur. Köpek, yargılamanın canlı diyagramıdır.
İşte ithamın en şiddetli olduğu yer burasıdır. Köpeğin insana hizmet ederek onu yücelttiğini hayal etmeyi severiz. Ancak Youatt’ın satırları, köpeğin insanı onu yargılayarak yücelttiğini fısıldar. Bir mahkeme gibi değil -söz yok, hüküm yok- ama varlığıyla insanı ne yaptığını görmeye zorlayan bir şahit gibi...
Köpeğin "canını yakan eli yaladığı" o ana dikkat edin. El, zor kullanarak değişmez. Utançla değişir. Köpeğin eylemi insanı iyi olmaya zorlamaz; insanın kendi kendini kınama kapasitesini uyandırır. Eğer vicdan içimizdeki yargıçsa, köpek onun en kadim kışkırtıcısıdır. Köpek o dayanılmaz tezatı sunar: Kin gütmeden bağlanabilen bir varlık, sevgiye karşı bile zalimleşebilen bir varlığın önünde durmaktadır. Ahlaki öz-ölçümün kıvılcımı işte bu çelişkiden çakar.
Böyle bir sahnede insani erdem, artık sadece toplumun ödüllendirdiği bir şey değildir; yalnız kalbin affedemediği bir şeye dönüşür. Köpeğin sadakati dalkavukluğa tenezzül etmez; suçlar. İnsanı, bedeli için pazarlık yapmayan bir sevginin huzuruna çıkarır ve böylece kendi karakterimizle yaptığımız her ucuz pazarlığı ifşa eder. Eğer naziksek, köpek bunu sevinçle onaylar. Eğer adaletsizsek, köpek hala bağlılık sunar ve böylece adaletsizliğimizi bir "hata"dan daha fazılası olarak gösterir: Önümüzde duran o saf adanmışlığa layık olamama hali.
Böylece köpek, insan erdeminin ilk ölçü birimi olur; ders verdiği için değil, yanımızda kaldığı için. Yanlış yapılacak kadar yakın, geri dönecek kadar sadık kaldığı için... Bu geri dönüşle yüzleşen insan ruhu, taş tabletlere değil yaşamın derisine yazılmış bir yasayı hissetmeye başlar: Merhametsiz gücün çirkinlik olduğunu, ölçüsüz öfkenin utanç olduğunu ve yaralanmaya rağmen hayatta kalan sevginin, bizi olmamız gereken şeye dönüştürecek kadar kutsal olduğunu...
Ahlak henüz kelimelere sığmazken; yerde, yukarıya bakan, bizden bir savunma değil, sadece samimiyet bekleyen bir yüz vardı.
Mehmet Cihat Keleş / Ocak 2026




Yorumlar