Bir köpek -doğası gereği- agresif olamaz!
- Mehmet C. Keles

- 30 Kas 2025
- 4 dakikada okunur
Bu cümle, ilk bakışta iddialı görünebilir. Çünkü gündelik dilde, sosyal medyada, haberlerde ve ne yazık ki pek çok köpek eğitmeninin ağzından tam tersini duyuyorsunuz. Isıran köpek “agresiftir”. Tasmasını gerip havlayan “agresiftir”. Misafire hırlayan, başka köpeğe atılan, kapı çaldığında öne fırlayan… Hepsi bir çırpıda aynı etikete dâhil edilir: agresif köpek.
Oysa bu kalıp, hem bilimsel olarak zayıf, hem de ahlaki olarak haksızdır. Birkaç davranışa bakıp köpeğin özünü tanımlamaya kalkar. Bu yazıda tam tersini savunuyorum: Köpekler saldırgan davranış gösterebilir, evet; ama bu onların “doğası gereği agresif” oldukları anlamına gelmez. Tam tersine, köpeğin doğasını anlatan şey, agresyon değil; uzlaşma, işbirliği ve çatışmadan kaçınma eğilimidir.
“Agresif” kelimesinin dilsel yüküyle başlayalım. Bir köpek için “agresif” dendiğinde, çoğu insanın zihninde oluşan resim benzerdir: sinirli, öfkeli, kontrolsüz, tehlikeli, hatta kötücül bir canlı. Bu kelime köpeği karakter, hatta niyet üzerinden tanımlar. Bu yüzden “bu köpek agresif” ya da “agresif köpekler” dendiği anda, köpeğin özüne ilişkin, kalıcı ve değişmez bir hüküm verilmiş olur. Sanki o köpekler, koşullardan, deneyimlerden, duygusal durumdan bağımsız olarak “öyle” doğmuştur.
Oysa köpeğin sergilediği şey çoğu zaman yalnızca şudur: saldırgan davranış.
Havlamak, diş göstermek, üzerine atılmak, ısırmak, kovalamak… Bunların hepsi saldırgan davranış sınıfına girer. Fakat bu davranışların ortaya çıkışı, köpeğin “kötü” olmasından değil; bir şeyden korkmasından, bir şeye tahammül edemediği için savunma sistemini devreye sokmasından, duygusal ve duyusal olarak regüle olamamasından kaynaklanır.
Buradaki kritik ayrım şudur: Korkan bir köpek saldırgan davranış gösterebilir; ancak bu onu doğası gereği agresif yapmaz.
Köpek, insanla birlikte yaşamaya evrimsel olarak en çok uyum sağlamış türlerden biridir. Binlerce yıllık süreç boyunca insanlar, kendilerine yaklaşabilen, iletişim kurabilen, işbirliği yapabilen, çatışmayı büyütmek yerine yumuşatan bireyleri seçti ve çoğalttı. Bugün “köpek” dediğimiz canlı, bu seçilimin ürünüdür.
Başka bir deyişle, köpeğin tarihsel ve türsel başarısı, saldırganlık sayesinde değil, uzlaşmacılık ve işbirliği sayesinde mümkün olmuştur.Yani köpek, doğası gereği uzlaşmacıdır. Hırlama, diş gösterme, ısırma gibi davranışlar, tehdit algısı karşısında devreye giren savunma stratejileridir. Ne var ki bu stratejiler, “kötü niyet” ya da “agresiflik” içeren bir tercih değil; sinir sisteminin, “Burada güvende değilim, kendimi korumalıyım” diyen otomatik yanıtlarıdır. İnsan ahlakında kullandığımız anlamıyla kötücüllük –yani başkasının zarar görmesini istemek, bundan haz almak, bunu amaç hâline getirmek– köpek için geçerli bir kavram değildir. Köpek için tablo çok daha yalındır: “Korkuyorum, sıkıştım, dayanacak halim kalmadı, bir şey yapmalıyım.”
Bilimsel veriler de bu tabloyu destekler. Yüzlerce değil, binlerce köpeğin incelendiği çalışmalar şunu açıkça göstermektedir: Saldırgan davranış ile korku ve endişe arasında çok güçlü bir ilişki vardır. On binlere yaklaşan örneklemli bir araştırmada, çok korkan köpeklerin, korkusuz köpeklere göre beş kat daha fazla saldırgan davranış gösterdiği bulunmuştur. Orta düzeyde korkan köpeklerde bile bu risk anlamlı biçimde artmaktadır.
Bir başka araştırma, endişeli köpeklerin önemli bir kısmının insanlara karşı saldırgan davranış sergilediğini göstermektedir. Yani biz ne kadar “agresif köpek” dersek diyelim, veriler şunu fısıldar: Bu köpekler çoğunlukla agresif değil, korku doludur.
Burada dilin gücünü fark etmek gerekir. “Agresif köpek” dediğimiz anda, sahip için köpek bir tehdit nesnesine dönüşür. Sahip, köpeğini anlamaya çalışmak yerine ondan korkmaya başlar. Kendi duygusal konforu sarsıldığı noktada, köpeği etiketleyerek sorumluluğu üzerinden atar. Bu olduktan sonra gelen adımlar tanıdıktır: Daha az dışarı çıkma, daha az temas, daha çok yalnızlık, daha sert müdahaleler, daha fazla kısıtlama. Köpek, hem çevresel olarak dar bir alana, hem de duygusal olarak yalnızlığa itilmiş olur. Sosyal deneyimden mahrum kaldıkça dünyası küçülür, korkuları büyür; korkuları büyüdükçe saldırgan davranışları sıklaşır ve keskinleşir. Böylece baştaki etiket kendi kendini doğrulayan bir kehanete dönüşür.
Bu noktada köpek eğitmenlerine de dönüp bakmak gerekir. Ne yazık ki eğitmenlerin önemli bir kısmı, bu yanlış kavramları sürekli duymanıza neden olur. “Agresyon problemi çözülür”, “agresif köpeklerle çalışıyoruz”, “dominant ve agresif köpekler için özel program” gibi söylemler, hem köpeğin doğasını çarpıtır, hem de sahibin gözünde baskıcı yöntemleri meşrulaştırır. Agresyon, bir “karakter bozukluğu” gibi sunulur; çözümü de çoğu zaman daha fazla kontrol, daha sert müdahale, daha hızlı bastırma olarak pazarlanır. Oysa saldırgan davranışların büyük bir kısmı, korku ve kaygı temelliyse, bu yaklaşımlar yalnızca köpeğin korkusunu büyütür ve içe gömülü bir çaresizlik üretir. Davranış susturulmuş gibi görünür; korku ise görünmeyen yerde, sinir sistemine işlemeye devam eder.
Modern köpek eğitimi perspektifinden bakıldığında, köpek itaat etmesi gereken bir nesne değil, sosyal bir sözleşmenin tarafıdır. Bu sözleşmede insan, gücü ve karar hakkını elinde bulundurduğu için, aynı zamanda adalet sorumluluğunu da taşır. Köpeğin yaşamını düzenlerken, onun korkularını, sınırlarını, duyusal ve duygusal kapasitesini hesaba katmak zorundadır. Köpeğin saldırgan davranışını yalnızca “yasak” olarak görmek yerine, “Bu davranış hangi duygudan doğuyor?” diye sormak gerekir. Çoğu zaman cevap açıktır: korku, güvensizlik, yalnızlık, belirsizlik, taşıyamadığı bir yoğunluk.
O hâlde, “agresif köpek” tanımlaması hem bilimsel hem etik açıdan sorunludur. Türün tarihine dair bildiklerimiz, onun insanla birlikte var olabilmek için geliştirdiği uzlaşmacı ve işbirlikçi yapıyı işaret eder. Davranış biliminden öğrendiklerimiz, saldırganlığın büyük oranda korku ve endişe zemininde ortaya çıktığını gösterir. Klinik ve günlük gözlemler, saldırgan davranışın, çoğu durumda, köpeğin tahammülünün taştığı bir durumu kendince yönetme çabası olduğunu doğrular.
Onlar, insanın yanına uzlaşma ve işbirliği üzerinden yerleşmiş bir türdür. Saldırgan davranış, bu uzlaşmacı türün, tehdit algısı yükseldiğinde, yalnız bırakıldığında, regüle olamadığında başvurduğu savunma stratejisidir. Bizim görevimiz, bu stratejiyi bastırmak değil, altındaki korkuyu ve zorlanmayı anlamaktır.
Mehmet Cihat Keleş / Kasım 2025




Yorumlar