İmal Edilen Suç
- Mehmet C. Keles

- 2 Tem
- 8 dakikada okunur
Bir köpeğin "suçlu göründüğü" anlar üzerine çok şey yazıldı. Sahibi eve döner, dağıtılmış bir oda ya da devrilmiş bir çöp kutusuyla karşılaşır; köpek başını indirir, kulaklarını yatırır, kuyruğunu bacaklarının arasına çeker, bakışını kaçırır. Popüler dil bu tabloyu tek bir sözcükle bağlar: köpek yaptığını biliyor, suçluluk duyuyor. Bu okumanın hem duygusal hem de kavramsal olarak neden kusurlu olduğu, davranış bilimlerinde artık yeterince yerleşmiş bir mesele.
Ne var ki bu yazının çıkış noktası o tanıdık sahne değil. Çıkış noktası, çok daha rahatsız edici olan başka bir andır: ortada hiçbir kabahatin, hiçbir dağınıklığın, hiçbir "olayın" bulunmadığı bir anda beliren aynı mahzun beden. Kırılmış bir eşya yoktur, azarlanacak bir davranış yoktur, hatta çoğu zaman sahibin yüzünde bir hoşnutsuzluk bile yoktur. Buna rağmen köpek, affedilmeyi bekleyen birinin duruşuna bürünür. Suçun ortada olmadığı bu suçluluk hâli, "suçluluk bakışı" tartışmasının en çok ihmal edilen, oysa en çok şey söyleyen biçimidir.
Çünkü bu hâl bir soruyu kaçınılmaz kılar. Yargılanacak hiçbir şey yokken beliren bu mahzunluk nereden gelir, ve asıl muhatabı kimdir? Bu yazının tezi şudur: o bakış, köpekte keşfedilen bir suçun değil, sahibin köpeğe zamanla öğrettiği bir hâlin ifadesidir. Yersiz ve zamansız azarlama, köpeği tekil bir kabahatten değil, kalıcı bir özürden ibaret bir varoluşa hapseder. Ve o özrü ona öğreten, çoğu zaman tam da onu suçlu sanan eldir.
İki Ayrı Bakış
Meseleyi netleştirmek için iki farklı olguyu birbirinden ayırmak gerekir; çünkü literatürün büyük bölümü birincisini incelerken, sahiplerin gündelik hayatta asıl gördüğü şey çoğu zaman ikincisidir.
Birincisi, tekil ve bağlamsaldır: sahibin belirli bir davranışa gösterdiği belirli bir tepkinin ardından ortaya çıkan yatıştırma davranışı. Köpek çöpü devirir, sahip kaşlarını çatar ya da sesini yükseltir, köpek de bu gerilimi söndürmek için teslimiyet sinyalleri verir. Burada en azından bir "an", bir tetikleyici, bir bağlam vardır.
İkincisi ise yaygın, süreğen ve bağlamsızdır. Bu, herhangi bir tetikleyiciye bağlanamayan, sahibin salt eve girmesiyle, hatta yalnızca ona doğru dönmesiyle beliren bir mahzunluktur. Bu ikinci biçim, birinci biçimin kronikleşmiş, bedene sinmiş, karaktere dönüşmüş hâlidir. Ve asıl üzerinde durulması gereken budur; çünkü tekil bir olaya verilen bir yatıştırma tepkisi anlaşılabilir bir iletişimdir, oysa hiçbir olay yokken sürekli özür dileyen bir beden, bir ilişkinin köpekte bıraktığı kalıcı bir hasarın işaretidir. Birincisi bir cümledir; ikincisi bir dildir. Ve bir köpeğe bu dili öğreten, sahibidir.
Bilimin Söyledikleri
İkinci biçime geçmeden önce, birincinin neden "suçluluk" olmadığını kısaca ama sağlam biçimde kurmak gerekir; çünkü imalat iddiası ancak bu zemin üzerinde durabilir.
Alexandra Horowitz'in 2009 tarihli çalışması (Behavioural Processes), bu konuda en sık atıf yapılan deneydir. Horowitz'in kurgusu şöyleydi: köpeklere bir yiyeceği yememeleri söyleniyor, sahip odadan çıkıyor, ardından hem köpeğin bu yasağa uyup uymadığı hem de sahibin ne olup bittiğini bilip bilmediği sistematik olarak değiştiriliyordu. Sonuç açıktı. Köpeğin yasağı gerçekten çiğneyip çiğnemesi, "suçlu bakış" davranışlarını belirlemiyordu; bu davranışları belirleyen tek şey, sahibin azarlamasıydı. En çarpıcı bulgu ise şuydu: köpek aslında itaat etmiş, yani hiçbir kabahat işlememişken azarlandığında, bu davranışlar daha da yoğunlaşıyordu. Demek ki "suçlu bakış", bir suçun idrakini değil, bir azarın gelişini izliyordu. Horowitz'in kendi ifadesiyle bu, bir suçluluk değil, korkuyla verilmiş bir yatıştırma görünümüdür.
Ostojić, Tkalčić ve Clayton'ın 2015 tarihli çalışması (Behavioural Processes) aynı bulguyu daha da pekiştirdi. Araştırmacılar iki etkeni birbirinden bağımsız olarak sınadılar: köpeğin yasak yiyeceği yiyip yemediğini ve sahip döndüğünde kabahatin kanıtının ortada olup olmadığını. İkisinin de köpeğin karşılama davranışı üzerinde belirleyici bir etkisi yoktu; dahası sahipler, köpeklerinin kendilerini karşılayışına bakarak yasağı çiğneyip çiğnemediğini güvenilir biçimde kestiremiyordu. Hecht, Miklósi ve Gácsi'nin 2012 tarihli çalışması (Applied Animal Behaviour Science) da benzer bir sonuca ulaştı: yasağı çiğneyen köpekler, çiğnemeyenlerden daha "suçlu" görünmüyordu. Kısacası birbirinden bağımsız birden çok çalışma aynı noktada birleşir: "suçlu bakış" denen şeyin, köpeğin kendi kabahatiyle nedensel hiçbir bağı yoktur.
Bu bulgu, uzun bir romantik geleneği çürütür. Konrad Lorenz gibi keskin bir gözlemci bile, Man Meets Dog'da köpeğin bir kabahatin ardından "vicdan azabı" çektiğinden neredeyse kesin bir dille söz etmişti. Daha eski gözlemler ise (örneğin Vollmer, 1977) köpeklerin, ortadaki pisliği kendileri yapmamış olsa bile o pisliğin yakınında suçlu göründüğünü kaydetmişti. Tüm bu birikim, tek bir yanlış öncüle dayanıyordu: köpeğin, içselleştirilmiş bir kurallar dizgesine göre kendi eylemini değerlendirdiği varsayımı.
Oysa suçluluk duymak, tam da böyle bir iç değerlendirmeyi gerektirir. Suçluluk, duygu kuramında ikincil ya da özbilinçli bir duygu olarak görülür; yani onu hissedebilmek için önce üç şey gerekir: bir kuralın olması, kendi davranışını o kuralla karşılaştırabilmek ve bu karşılaştırma sonunda kendini kusurlu görebilmek. Bu, korku ya da sevinç gibi anlık duygulardan çok daha karmaşık bir zihinsel iştir. Bir köpeğin bir kurala uyması ya da uymaması, o kuralı çiğnediğini anladığı ve bu yüzden kendini suçlu hissettiği anlamına gelmez. Köpek, sahibinin hoşnutsuzluğunu olağanüstü bir duyarlılıkla sezer; sezemediği şey, bu hoşnutsuzluğun kendi geçmiş davranışına yönelik bir yargı olduğudur. İşte bu yüzden, "suçlu bakış" diye yorumladığımız şey, aslında ortada hiçbir yargı yokken beliren bir korkunun ifadesidir.
Burada Frans de Waal'ın antropoinkâr uyarısını hatırlamak, iddiayı bir uçtan öbürüne savurmamak için şarttır. Köpeğin suçluluk hissetmemesi, hiçbir şey hissetmediği anlamına gelmez. Bu ikinci hata, insanlaştırmanın ters yöndeki kardeşidir: köpeğe hiçbir iç dünya tanımamak, onunla paylaşabileceğimiz duyguları ondan büsbütün esirgemek. Oysa köpek pekâlâ bir şeyler hisseder — gerginliği, tetikte bekleyişi, yaklaşan bir tehlikenin sezgisini. Etolojinin diliyle söylersek, o yatık kulaklar, kaçan bakışlar ve yalanan dudaklar, Turid Rugaas'ın "sakinleştirme sinyalleri" dediği davranışlardandır; hepsi, gerilimi yatıştırmak için sahibe yöneltilmiş jestlerdir. Yani köpek kendi suçunu değil, sahibinin hâlini okur. Ve okuduğu şey çoğu zaman, sahibinin ona yıllar boyunca öğrettiği bir tehdittir.
Öğrenmenin Zamanı
Buraya kadarki kısım bilinen zemindir. Asıl mesele şudur: eğer bakış bir suçtan değil sahibin tavrından doğuyorsa, ortada hiçbir olay yokken beliren o süreğen mahzunluk nasıl imal edilir? Cevabın büyük bölümü, köpek eğitiminin en temel ve en çok ihlal edilen ilkesinde yatar: zamanlama.
Köpek şimdide yaşar. Bir davranış ile onun sonucu arasında bir ilişki kurabilmesi için, o sonucun davranışa neredeyse anında bağlanması gerekir. Öğrenme kuramının diliyle söylenirse, bir pekiştirecin ya da cezanın davranışı etkileyebilmesi, bitişiklik (contiguity), koşullu bağıntı (contingency) ve tutarlılık (consistency) koşullarına bağlıdır. Sonuç, davranıştan saniyeler sonra değil de dakikalar, hatta saatler sonra gelirse, köpek onu o davranışa değil, o anda içinde bulunduğu duruma bağlar.
Bunun pratik sonucu yıkıcıdır. Sahibi eve girip bir saat önce devrilmiş çöp kutusunu ya da sabah çiğnenmiş bir ayakkabıyı azarladığında, köpeğe o davranış hakkında hiçbir şey öğretmez. Öğrenilmesi beklenen eylem çoktan geçmiştir; azar ondan koparılmıştır; bu haliyle azar zamansızdır. Köpeğin bu tekrarlardan öğrenebileceği tek şey, davranışıyla değil, sahibinin kendisiyle ilgilidir: bu insanın gelişi, bu insanın belirli bir ruh hâli, öngörülemez biçimde tehlikelidir. Böylece köpek, kendi eylemini denetlemeyi değil — ki zaten geçmiş bir eylemi denetlemesi imkânsızdır — sahibini sürekli izlemeyi, onun en küçük hâl değişikliğini bir tehdit habercisi olarak okumayı öğrenir. Sahibin "terbiye" sandığı şey, köpeğe hiçbir kural öğretmez; yalnızca onu, sahibinin duygusal hâlini tarayan tetikte bir gözlemciye dönüştürür.
Buna azarın yersizini eklemek gerekir. Zamansız azar hiç değilse bir davranışla ilişkilendirilmeye çalışılır; yersiz azar ise sahibin kendi yorgunluğunu, sabırsızlığını ya da öfkesini bir terbiye kılığında boşalttığı andır. Burada köpeğin davranışıyla azar arasında en zayıf bir bağ bile yoktur. Köpek için sonuç, hoşnutsuzluğun büsbütün öngörülemez hâle gelmesidir: ne yaptığından bağımsız olarak, herhangi bir anda üzerine çökebilen bir tehdit.
Denetlenemeyen Bir Dünya
İşte imalatın tamamlandığı yer burasıdır. Öngörülemez ve denetlenemez olumsuzluk, davranış bilimlerinin en iyi belgelenmiş stres tablolarından birini üretir. Martin Seligman ve arkadaşlarının klasik çalışmalarında gösterdiği gibi, bir canlı, başına gelen olumsuzluğu kendi davranışıyla önleyemeyeceğini "öğrendiğinde" — yani olumsuzluk denetiminin tümüyle dışında kaldığında — edilgen, çekingen, sürekli teslimiyet hâlinde bir varoluşa geriler. Yersiz ve zamansız azara maruz kalan köpek tam da bu iki koşulun kesişimindedir: azar hem öngörülemezdir hem de kendi davranışıyla denetlenemez. Böyle bir köpek için elde kalan tek kaldıraç, sürekli yatıştırmaktır. Yatıştırma artık belirli bir olaya verilen bir tepki değildir; bedene yerleşmiş, kalıcı bir duruş hâline gelir.
Bu tabloyu köpeğin anlam dünyası açısından düşünmek, meseleyi daha da açar. Jakob von Uexküll, her canlının kendi algı ve etki işaretlerinden örülü bir Umwelt içinde yaşadığını söyler; bu dünyada belirli işaretler (Merkmal) canlının davranışını örgütleyen eksenler hâline gelir. Yersiz azarla büyütülen bir köpeğin Umwelt'inde, sahibin ruh hâli baskın işarete dönüşür. Köpeğin dünyası, artık kokular, sesler ve devinimler kadar, hatta çoğu zaman onlardan daha çok, bir insanın kaşının çatılışı, sesinin tınısı, adımının sertliği etrafında yeniden örgütlenir. Sahibin hâli bir hava durumuna benzer — her an, çoğu kez sebepsizce bozulabilen bir hava. Ve böyle bir havada yaşamayı öğrenen bir canlının varsayılan duruşu, önceden özür dilemektir.
Ortada hiçbir şey yokken gelen bakışın kaynağı budur. Böyle bir köpek için bir "durum" her an muhtemeldir; dolayısıyla suçluluk artık tekil bir kabahate değil, ilişkinin kendisine sinmiştir. Köpek belirli bir suça değil, kalıcı bir özre hapsedilmiştir. Onu suçlu sanan sahip, aslında o suçluluğun tek mimarıdır: gördüğü mahzunluk, keşfedilmiş bir suç değil, kendi pedagojisinin ürünüdür. Bu anlamda "suçlu bakış", bir köpek davranışından çok, bir sahiplik biçiminin otoportresidir.
Bakışın Etiği
Mesele burada davranış biliminin sınırlarını aşar ve bir ilişki etiği sorusuna dönüşür. Çünkü "bu bakış nasıl üretiliyor?" sorusunun yanında, çok daha ağır bir soru durur: bu bakış karşısında sahibin duyduğu o tuhaf rahatsızlık neyin işaretidir?
Emmanuel Levinas, etiğin, Öteki'nin yüzüyle karşılaşmada başladığını söyler. Yüz, karşısındakini herhangi bir seçimden önce sorumlu kılar; onu bir nesne gibi kavranıp tüketilmeye direnen bir şey olarak karşımıza koyar. Levinas'ın hayvan karşısında ikircikli kaldığı bilinir; bir toplama kampında kendilerine insanlık gösteren tek varlığın başıboş bir köpek olduğunu anlattığı ünlü yazısında bile, o köpeğe tam anlamıyla bir "yüz" atfedip atfedemeyeceğinden emin değildir. Ama bu yazının meselesi, köpeğin Levinasçı anlamda tam bir ahlaki fail olup olmadığı değildir. Meselesi, gücün asimetrisidir. Sahiple köpek arasındaki ilişki baştan sona eşitsizdir: köpek çekip gidemez, itiraz edemez, ilişkinin şartlarını yeniden pazarlık edemez. Bu asimetri, sorumluluğu tümüyle sahibin üzerine yıkar. Ve köpeğin bakışı, "ben suçluyum" demek şöyle dursun, sahibini yargılayan konuma yerleştirerek ona kendi yargılama iştahını geri gösterir. Suç yer değiştirmiştir.
Martin Buber'in ayrımı bu yer değiştirmeyi adlandırmaya yarar. Buber, iki temel ilişki kipinden söz eder: Ben–O ve Ben–Sen. Birincide karşımızdaki, kullanılacak, ölçülecek, yönetilecek bir nesnedir; ikincide ise karşılaşılan, kendi bütünlüğüyle tanınan bir varlık. Buber bu ikinci kipi insan-dışı varlıklara da açar; çocukken okşadığı bir atla kurduğu o karşılıklılık anını, tam da bir Sen deneyimi olarak anar. Yersiz azarla büyütülen köpek ise sistematik biçimde bir O'ya indirgenmiştir: davranışı düzeltilecek, çıktısı yönetilecek bir mekanizma. O sürekli mahzun bakış, bir Sen'in bir O'ya indirgenmesinin bıraktığı yara dokusudur.
Donna Haraway, bu ilişkinin karşılıklılığını daha da ileri götürür. Köpek ve insan, Haraway'in deyişiyle "birlikte oluşan" (becoming with) yoldaş türlerdir; biri diğerini biçimlendirir. Bu çerçevede korkak, sürekli özür dileyen bir köpek, yalnızca köpeğin bir "sorunu" değildir; belirli bir birlikte-yaşama biçiminin her iki tarafta da bıraktığı izdir. Sahip, köpeğini yaparken kendini de yapar: sürekli tetikte bir köpek üreten bir el, aynı zamanda kendini bir tehdit kaynağı olarak kuran bir öznedir. Patricia McConnell'ın tasmanın öteki ucu imgesinin gösterdiği gibi, çoğu köpek "sorununun" kaynağı, tasmanın köpek ucunda değil, insan ucundadır.
O bakışın sahibinde bir rahatsızlık bırakması bu yüzden şaşırtıcı değildir; bırakmalıdır da. Çünkü o bakış, köpeğin sahibine ilettiği bir suç değil, sahibin köpeğe öğrettiği dersin kendisine geri dönmüş hâlidir. Henüz tek bir söz söylenmemişken bir canlının çekinmesi, o canlının vicdanı hakkında değil, karşısındakinin kurduğu ilişki hakkında konuşur.
Bir Adalet Meselesi
Buraya kadar söylenenler, tek bir sonuçta toplanır. Yersiz ve zamansız azar, köpeğe iki kez haksızlık eder. Birinci haksızlık, denetleyemeyeceği bir tehdidi onun dünyasına yerleştirmek ve onu kalıcı bir teslimiyete mahkûm etmektir. İkinci ve daha sinsi haksızlık ise, bu teslimiyeti köpeğin kendi suçluluğu olarak okumaktır. Böylece sahip, önce hasarı üretir, sonra o hasarı kurbanın karakter kusuru sayar. Köpeğe hem yükü yükler, hem de o yükün faturasını yine ona keser.
Bu, meseleyi bir yöntem tartışması olmaktan çıkarıp bir adalet meselesi hâline getirir. Gücün bu kadar eşitsiz olduğu bir ilişkide, davranışın tüm ahlaki ağırlığı güçlü olanın üzerindedir. Köpeğin "suçlu bakışını" gerçekten görmek, bu yüzden, köpekte bir kusur aramaktan geçmez. Köpeğe bakmayı bırakıp, onu o hâle getiren bakışın kendisine — yani sahibin kendisine — bakmaktan geçer. Aynada suçlu görünen köpek değildir. Aynada, köpeği suçlu kılan eldir.
Mehmet Cihat Keleş / Temmuz 2026
Yorumlar